Nasıl bir devrimci teori?

Devrimci edim, biraz da insanın, kendisini dış ortamdan farklılaştırması ve sonra yeniden onun bir parçası haline getirmesi sürecidir. Bu yeniden eklemlenme durumu da kendi içinde kendiliğinden bir çatışmayı barındırır. İnsan bir bakıma yerini terk etmiştir ve şimdi oraya geri dönüşü, o yeri belirlemiş gerçeklik tarafından dirençle karşılanmaktadır. Bu dirençle başa çıkmak için ne türlü stratejiler geliştiririz? Bu stratejiler mevcut gerçeklik üzerinde anlamlı değişimler yaratmak gibi bir perspektife ve motivasyona mı sahiptir? Yoksa bir ayartıya kapılıp kendi özne oluş biçimimizle mi ilgilenmeye, kendi konumumuzun narsistik çağrısına yakalanarak, direnç geliştiren şey karşısında bir öz-yüceltim etkinliğine mi sürükleniriz örneğin?

Ernesto Laclau ile Chantal Mouffe, ‘hegemonya’ çözümlemeleri üzerinden neo-Gramsci’ci bir teorik projeyi inşa ederken biraz da bu öz-yüceltim mekanizmasını kesintiye uğratma arayışındaydılar aynı zamanda. Kişisel, bireysel bir kimliğin inşasına seferber edilmiş bir söylem, en nihayetinde büyük toplumsal dönüşümlere değil, bireyciliğe hizmet edecektir. Sonucu ütopist yansıtmalardır; “ya şu, ya bu” gibi ikiliklere yaslanarak yol alır bu türlü bir düşünce. Belki de bir özgürlük politikasını bu türlü ikiliklerden kurtararak tahayyül etmenin de yollarını bulmak gerekiyordur. Çünkü bu türlü yansıtmalar, mantıksal olarak ve zorunlulukla, başka herkese ve elbette kendine de bu yansıtmalardan bakmaya başlamak sonucunu doğurur. Ütopist yansıtma, bir aynaya dönüşür ve ahlaki yargılamaların merkezi haline gelmeye başlayarak, tuhaf bir şantaj diyalektiği üretir: “Ya şu’sunuzdur ya da bu.” Dolayısıyla eğer ‘şu’ değilseniz ‘bu’sunuzdur. Ütopist yansıtma ‘siyasal olanı’ iptal ederek, yerine ahlaki bir şeyi geçirir; siyasal önermeler siyasal niteliklerini kaybetmeye başlarlar.

Bunun bir örneği ahlaki hesaplaşmalar içerisinde siyasalı yitiren sosyalist politika gelenekleridir. Sosyalist politikada kötü olan şey, burjuvazinin ideolojiye (yanlış bilinç anlamında) yaslanmasına karşılık devrimci teori ile silahlanmış proletaryanın mutlak hakikatin taşıyıcısı olduğu yönündeki Marksist kanaattir. Bir kimsenin mevcut durumun dışında ya da mevcut durumdan üstün olduğunu beyan etmesi iyi bir şey değildir. Bir kimsenin insanlık tarihinin gerçek öznesinin kendisi olduğunu, kendi düşmanlarının insanlık düşmanları olduğunu ve tarihin tozuna karışmaya yazgılı olduklarını ilan etmesi de iyi bir şey değildir. Bu yanılsamalar en iyi durumda amaca zarar verici ve ütopistlerdir; en kötü durumdaysa totaliter ve kıyımcıdırlar. Örneğin post-kolonyal teorinin önemli kuramcılarından olan Homi Bhabha, ilerlemeci politika ile Gulag’ın ve geleneksel solun artık etkisiz durumdaki işçiciliğinin oluşturduğu birleşmenin yerine müzakere ve uzlaşmanın daha esnek ve yumuşak bir politikasını geçirerek bu politik hattın dışına çıkmaya çalışmaktadır. Bhabha politik bakımdan “ortak çıkarın ve eklemliliğin sosyalist topluluğunun” peşindedir örneğin. Bu topluluk, rekabet halindeki çıkarlardan fakat Rousseau’cu bir genel iradeye başvurulmaksızın dokunmuş bir topluluktur ve sözü edilen çıkarlar da cinsiyet ayrımı, sınıf ayrımı ve etnik ayrım tarafından kodlanmışlardır. Bu politikalar felsefi bir zemin tarafından da desteklenir: Anti-hümanist bir felsefe; kendini merkeze alarak biricikleşme arzusu dağıtılmış, özselliği kırılmış bir öznenin felsefesi; eski dünyayı yok edip yeni bir dünyayı varlığa getirme ve ‘yeni bir insan’ yaratma yetisiyle donatılmış bir sınıfın Hegelci-Marksist bir yüceltimine karşıt bir felsefe.

Bu türlü bir felsefi temele neden ihtiyacımız var? “Rüyalarımızı terk etmeliyiz; hayatın başlamasından önceki dönemlerden kalan inançlarımızı ve dostluklarımızı terk etmeliyiz. Steril tekrarlarla ve şu tiksindirici taklitlerle daha fazla zaman kaybetmeyelim artık” diyordu Fanon. Rüyadan uyanmak için ihtiyacımız var buna. Gerçekliğin içinde bir şeyleri taklit ederek değil, bizzat gerçekliğin içerisine dalarak, ona batarak var olmak için… Karşıt bir felsefe için dayanağımız hala Frantz Fanon…

Fanon’un Cezayir halkının mücadelesine ve bu mücadelenin teorisi ile pratiğine dalması, kendisinin özdeşleşme mekanizmalarında birtakım değişiklikler yapmaya götürmüştü onu. Siyah Deri, Beyaz Maskeler’de leke, siyah insanın derisinde mevcut olan melanin üzerinden kurguluyordu siyahın varlıktaki bir leke olması durumunu. Somut, maddi bir siyahlık, bedenin siyah oluşu… Fakat kitabının sonlarına doğru, bütün bu incelemelerinin sonunda ortaya çıkan şey olarak “siyah insanın tarihsel ve ekonomik gerçekliklerine” işaret ediyordu. Tarihsel ve ekonomik gerçeklikler, Fanon’un ilk kitabında keşfine çıktığı siyah ile beyaz arasındaki ikili karşıtlığı iptal etmeye girişir. Afrika’da mevcut olan ve radikal bir biçimde farklılık arz eden öznel özdeşleşme rollerini –Afrikalılık, Araplık, İslamlık, burjuva milliyetçiliği, kırsal gruplar ya da kentli işçiler etrafında örgütlenmiş çeşitli sosyalizmler– inceledikten sonra Fanon yeni bir toplumsal pratik tipini benimser. Yeryüzünün Lanetlileri’nde siyah derinin niteliğini vurgulamayı bırakır ve bunun yerine lümpen proletarya ile topraksız köylülüğü savunur. Çirkin, sefil olanla özdeşleşmenin biçimsel niteliği yerli yerinde durmaktadır; fakat Lyons’taki tek bir siyah insanın durumundan Cezayir’in siyasal sahnesine, ‘lanetlilerin’ dünya genelindeki mücadelelerinin bir mikrokozmosuna doğru bir kayma gerçekleşir. Bu kayma istesek de istemesek de bir ‘melezlik’ üretir ve tarihsizleştirilmiş ve idealize edilmiş bir imgeye yaslandığı sürece gerçek bir öznellikten yoksun kalmaya mahkûm ‘İnsanı’ açığa çıkarır. Geride bırakılmak üzere açığa çıkarılmış bir İnsan’dır bu.

Yazarın diğer yazıları