Nasıl yapmalı -I- Sanatta mekan sorunu

Son birkaç yazımda “nasıl yapmalı” sorusunun bilim, felsefe, sanat ve günlük yaşam içerisinden cevabını arayan bir tartışmayı yürütmeye çalışıyorum. Özellikle de üretimde bulunduğum alan olan sanat alanı içerisinden spesifik olarak da sinema üzerinden “nasıl yapmalı”nın cevabını aramaya, bu konuda tartışma yürütmeye çalışıyorum. Fakat genel olarak sanat alanı ve özel olarak da sinema alanı ile ilgili böyle bir tartışma yürütmeden önce günlük yaşamı nasıl kurguladığımız, kendimizi günlük yaşam içerisinde etik-estetik-ideolojik olarak nasıl konumlandırdığımız, günlük yaşam içerisinde neler ile ilişkilendiğimizi tartışmadan sanatı ve sinemayı tartışmanın amacına ulaşmayacağını düşünüyorum.

Günlük yaşam pratiklerimizin, planlamalarımızın, içinde yaşadığımız şehir ile mekanları ile kurduğumuz ilişkilerin, bizi nasıl belirlediğinden o kadar bihaber sürdürüyoruz ki yaşamı bize kılavuzluk etmesi gereken paradigmanın neredeyse tam karşıtı sonuçlar üretiyoruz. Ve işin ilginç yanı neden başaramadığımıza dair de şaşkınlıklar yaşıyoruz. Ve her seferinde ve her pratiğimizde aynı yanlışı tekrar ederek doğru sonuca ulaşacağımızı zannediyoruz.

Mesela sanatı halkla buluşturma ve sanatı halkın içinde üretme noktasında neredeyiz, nasıl bir pratiğin sahibiyiz, nasıl yapıyoruz? Mesela devasa salonlar, kültür merkezleri, kongre merkezleri inşa ediyoruz. Hepsi de çok güzel salonlar, son derece konforlu, gerçekten insanın keyif alarak film, oyun, izleyeceği, müzik dinleyeceği alanlar. Sanat eğitimi anlamında da gerçekten muazzam olanaklara sahip yerler. Peki böyle merkezlerin olması yanlış bir şey mi, ihtiyaç değil mi? Elbette ki ihtiyaç ve yanlış bir şey değil. İşte burada kimin için doğru, kimin için ihtiyaç sorusunu sormak icap ediyor.

Son on yılda bizler bu kültür sanat merkezleri üzerinden ne ürettik, ne kadar insana eğitim olanağı sunduk, onlara nasıl bir eğitim verdik? Ve en önemli soru bu merkezlerin sanatsal üretim ve eğitim süreçleri içinde bulunduğu kentin dokusuna ne kadar nüfuz etti, ne kadar değişim yarattı, neye hizmet etti? Biz bu sanat üretim, eğitim ve paylaşma merkezlerini kentin bir iki noktasında toplayarak, merkezileştirerek daha baştan kentin çeperlerinde yaşayan insanları bu olanaklardan mahrum etmiş olmadık mı? Merkezden uzak kentin çeperlerinde yaşayan ama özgürlük mücadelesinin ta göbeğinde olan ve bu anlamda verilen emeğin ve ödenen bedelin asıl sahibi olan insanlardan bu kültür ve sanat kurumlarını uzak tutan bir kültür sanat mekanı inşası, kurumlaşması bir sapma değil midir? Yoksa onlar zaten sanattan anlamazlar mı? Onlar zaten günün önemli bir bölümünde yaşamlarını geçindirmek için ağır koşullarda çalıştıkları için çok yorgundurlar, zamanları yoktur, o yüzden de sanatla uğraşmaya vakitleri yok mudur diyoruz. Sanat geçinme derdi olmayanların, boş vakti olanların uğraşısı mıdır?

Ve sonra bize böyle eleştiriler geldiğinde, yahut kültür sanat mekanlarını merkezlerde kurup çeperleri bundan yoksun bıraktığımızı fark ettiğimizde bu yanlışımızı düzeltmek, vicdanımızı rahatlatmak yahut görüntüyü kurtarmak için başka yanlışlar yaparız. Bu merkezlerdeki kültür merkezlerinde merkezde olmanın kafasıyla ürettiklerimizi götürüp bu mahallelerde “halkla buluştururuz”. Bunun aslında devletin insanları aç bırakıp daha sonra sosyal yardım adı altında onlara sosyal yardım dağıtan sadaka kültüründen bir farkı yoktur. Şimdi merkezde ürettiklerini yılda birkaç kez mahallelerde halkla buluşturunca halkçı sanat politikası mı yapmış oluyoruz. Bu merkezlerde ayağı toprağa, sokağa değmeden üretilmiş bu sanatsal ürünler halka mı ait? Bu bizi halkçı sanatçı mı yapıyor? Görüntüyü kurtarmak için bazen de bu devasa kültür merkezleri kentin çeperindeki yoksul mahallelerin orta yerine kurulur, Van’daki Nuda Kültür Merkezi gibi. Sözüm ona sanatı, sanat üretim merkezini halkın ayağına götürmek saikiyle bunu yapan kafa böylesi yoksulluğun içine böylesi bir devasa binayı, görkemi, şatafatı dikince halka, halkın mücadele değerlerine hakaret ettiğinin farkında bile değildir.

Şimdi her türlü olanağa sahip o konforlu kültür merkezinin yoksul evlerin ortasında yükselişinin yarattığı çelişkiyi göremeyen bu kafalar gerçekten bu kültür merkezini halka ait kıldıklarını mı sanıyorlar. Bu devasa kültür merkezleri kafası, bina görkemli bina fetişizmi özgürlük paradigmasının mı hizmetindedir yoksa tam da devletçi egemenliğin yeniden üretimine mi hizmet eder. Gelecek hafta bu merkezlere alternatif sanat mekanları nasıl yaratılıra dair bir tartışma kurmaya çalışacağım.

Yazarın diğer yazıları