Nasır, Siya ve Kurdistanî olmak

Bilinmeyen bir notaya meyilliydi epeydir. Elinde erbanesi yarım ayın karşısında ezgisine kayıtlı olduğu “dil kuştiyê” parçasında arıyordu Robîn’i. Canında can olan kardeşini, yoldaşını, dostunu, hevalini… Özlemin bitimsiz senfonisinde sihirli bir nota arıyordu belki de kimbilir…

O günün sabahında tanışmıştım Siya ile. O ise 2011 yılında tanışmış benimle. Beni ilk gördüğünde gözlerinde biriken anlamın bir defa ajansa geldiğinde tanışmamıza kayıtlı olan bir geçmişi varmış meğer. Cebeci’deki evime giderken görüyormuş arasıra bir de. Hatırlayamamanın mahcup gülümsemesi yerleşiyor yüzüme… Nasıl toparlayacağımı bilemiyorum. “Sorun değil” diyor. “Benim arayışlarımla bağlantılı. Ben hatırlıyorum, çünkü bir fark vardı o zaman adını koyamadığım, şimdi anladığım. Hayatta tesadüf diye bir şey yok aslında, ‘dilnazik’lığın hala aynı ama”… Dilnazik… Hoşuma gidiyor.

Kürtçe konuşuyor Siya. Türkçe’ye çok mesafeli. Bu mesafesi çocukken bando takımına girmek için ısrarla elini kaldırarak “Ez” demesi ile başlıyor. Ve o bando takımına alınmamasıyla belleğine Kurdili ve müzikli bir yaşam yerleşiyor. Müziğe tutku derecesinde bağlı. Çello, gitar, kemençe, erbane çalıyor. Şiirler yazıyor, besteler yapıyor, günlük tutuyor, Robîn’i anlamak için çırpınıyor. “Her adımımda Robîn’in bana anlam kattığını söylesem” diyor gözleri dolarak… Epeydir kırlangıç ürkekliğinde içime yerleşen titrek gözyaşlarım akıveriyor orada. “Anlıyorum” diyorum. “Onu yitirdiğin anda içine yerleşen korkuyu anlıyorum. Ama sen şanslısın. Anlam sevgi ile korur kendini. Robîn sende, mücadelende, çellonun tellerinde, ezgilerinin tınısında, sözcüklerinde yaratacak kendini emin ol.”

Rüyasından bahsediyor. Nasır arkadaşı, Nasır Yağız’ı gördüğünü anlatıyor. O arada Miradê Kinê’nin belgeselini yapacağını belirtiyor. Çok şaşırıyorum. Nasır hevalin de böyle bir hayali var diyorum. Gülüyor. İnanamıyor. Nasır ile yaptığım sohbetten bahsediyorum. Dikkatle dinliyor. “Çok Kurdistanî biri olduğunu biliyor, hissediyordum ama bu kadarını beklemiyordum tabii” diyor. İkisinin bir araya gelmesinin ve Miradê Kinê’nin Seyrê û Eliyê Memed’in belgesel taslağını oluşturmasını öneriyorum. “Böyle bir şey olabilir mi? Rüya sanki” diyor.

Sonra bir çok ayrıntıyı halledip Nasır hevalin yanına gidiyoruz. Ama şaşkın bir şekilde önceki görüşmemiz ile şimdiki arasında büyük bir farkın oluştuğunu farkediyorum. “İnsan inanırs,a gerçekten inanırsa başaramayacağı bir şey yoktur. Hem direniş insanı güçlendiriyor, güzelleştiriyor” diyor Nasır. Her cümlemizden sonra uzun uzun analizler yapıyor. Siya ile Miradê Kinê, Kurdistan ve hayat hakkında çok doğal bir sohbete başlıyorlar. Siya’nın ona hediye olarak getirdiği taş kolyenin birbirine dolanan ipini çözmeye çalışıyor bir yandan. “Şimdi burada bu eylemi yapmıyor olsaydım böyle bir kolyem de olmayacaktı” diyor gülerek. Tabii bütün enerjisini o ipi çözmeye ayırdığı için Siya da, “Bilseydim kolyeyi şimdi vermezdim sana” diyor espriyle. Nasır hevale “dil kuştiyê” ve “zirava” parçalarını söylüyor Siya. Gelecek sefere kemençesi ile geleceğinin sözünü veriyor bu arada.

Çok güzel Kurdistanî bir sohbet oluyor. Kurdistanî olmanın ölçüsünün ne olduğunu düşünüyorum o arada ve soruyorum Nasır’a. “Kürdistan, şimdi heveslerinin kurbanı olan binlerce Kürdün mezarlığı aslında. Modern standartlara göre herşeyleri var. Onun için bizi kaybetmekten korkmuyorlar. Bizim yalnızlığımız biraz da buradan başlamıyor mu?” O arada Gülten Akın’ın Leke şiirine gidiyor aklım, “Öğrendik de körmüş, sanki yokmuş / Ne yol ne bir geçip giden / Ne kaydını tutan geçip gidenin / Dediler ki /Onları kilitle, anahtarı eski yerine bırak. /Oysa utanılacak bir şeymiş, öyle diyor Camus / Tek başına mutlu olmak / Sesler ve öteki sesler, nerde dünyanın sesleri /Leke dokuya işledi / Susarak susarak…”

Hakiki olanı anlatmak ve anlamak öyle zor ki… İnanç ve umuda kayıtlı olanların aklında yüreğinde yok bir karmaşa aslında. “Mutlaka kazanacağız” cümlesinde vakur bir eda. Karmaşa inanmayanların dilinde, yüreğinde, beyninde esasında. Siya ile usul usul batan güneşe bakarak dönüyoruz yerimize. İçimizde garip bir huzur ve ona eşlik eden bir hüzün bulutu işte…

Yazarın diğer yazıları