NATO ve Stoltenberg Kürt soykırımına ortak olmamalı   –    Zeki AKIL

Türk devletinin Kuzey Suriye’ye saldırısı ve işgali çok önemli gelişmelere yol açtı. Öncelikle DAİŞ’e karşı kurulan koalisyon etkisiz ve devre dışı bırakıldı. Erdoğan, Trump’la yaptığı bir telefon görüşmesinin sonucunda işgale onay aldı ve ardından Türkiye saldırıya geçti. DAİŞ’e karşı kurulan koalisyonun içinde birçok NATO ülkesi de vardı. Avrupa’nın bel kemiğini oluşturan Almanya, Fransa, İngiltere bunun içindeydi ve Kuzey-Doğu Suriye’de bulunuyorlardı. İşgalci Türk devleti de NATO üyesiydi. Ayrıca Suriye devlet olarak BM üyesidir. Dikkat edilirse NATO, uluslararası koalisyon, BM ve tüm devletler arası ilişkiler ve hukuk bir tarafa bırakılarak Türkiye, Trump yönetimi sayesinde işgali başlattı.

Türkiye’nin işgalini önlemek için daha önce Amerika, Erdoğan yönetimiyle aylar süren görüşmeler yaptı. Suriye’nin sınır boyunda güvenlik mekanizması oluşturuldu. Amerika garantör devlet olarak Türkiye’yle ortak sınır devriyeleri, YPG güçlerinin ve ağır silahların sınırdan çekilmesi kararları alındı. Ancak bütün bunlar yokmuş gibi Erdoğan, Trump’la anlaşarak saldırdı. Saldırının asıl amaçlarından biri Kürt nüfusunu tümden topraklarından sürmek, ikincisi de Amerika ve koalisyon güçlerini yaratılan kriz ortamında Suriye’den çıkartmaktı. Bu saldırının planlaması Putin ve Ruhani’nin Ankara’ya gitmesiyle netleşti. Bu iki devlet Türkiye’ye destek vererek Fırat’ın doğusuna yönlendirdi. İşgalle Türk devleti bu iki hedefinde de büyük oranda başarıya ulaştı. Sınırda 120 km’lik bölge Girê Spî ve Serêkaniyê Kürtlerden ve yerel halktan arındırıldı. DAİŞ’in yeniden zemin bulup örgütleneceği bir ortam yaratıldı. Suriye Milli Ordusu adıyla binlerce radikal islamcı, eski DAİŞ, El Nusra artıkları yerleştirildi. Amerika, koalisyon güçleri Tapqa, Minbic, Rakka, Kobanê, Eyn Îsa, Amûdê, Dirbêsiyê dahil Kuzey-Doğu Suriye’nin büyük bir bölümünden çıkarıldı. Rusya ve Rejim bir kurşun sıkmadan bu bölgelere geri dönme olanağına kavuştu. Trump yönetimi Suriye’nin tümünden çekilme kararını aldı.

Vietnam savaşından sonra ilk defa Amerika ordusu savaş meydanında yenilmiş gibi yerlerini terk ederek kaçma pozisyonunda kaldı. Öyle ki; bazı yerlerde malzemeleri çetelerin eline geçmesin diye üslerini havadan bombaladı. DAİŞ’e karşı ortak mücadele ettikleri Kuzey-Doğu Suriye halklarını Türk işgaline, katliamlarına ve göçertilmelerine terk edildi. 11 bin şehit, 20 binden fazla yaralı vermiş mücadeleci bir toplumu hiçbir şey olmamış gibi yüz üstü bıraktı. Bu toplumlarda ABD gibi güçlere karşı büyük bir kırılma ve güvensizlik yaşatıldı. Ayrıca bütün Ortadoğu toplumlarında Amerika ve Batılı devletlerin güvenilmez olduğunu, müttefiklerini çok rahat satacağı algısını yarattı.

Olan bitene rağmen Türkiye’nin iflah olmaz Kürt düşmanlığı sonlanmış ya da Erdoğan doyuma ulaşmış değildir. Avrupa ve NATO’nun tutarsızlığı ve ilkesizliği Erdoğan gibi bir faşisti şımartmaktan öteye bir işe yaramamıştır. Nitekim 5 Kasım’da Erdoğan parlamentoda kendi milletvekillerine hitap ederken “Rusya’nın ve Amerika’nın taahhütlerini yerine getirmediği, Suriye ve Irak’ta tek bir terörist kalmayıncaya kadar saldırmaya devam edeceğini” belirtti. Ayrıca “Amerika, Suriye’den çekileceğini söyledi niye çekilmedi’’ diye de Amerika’yı azarladı ve öfkesini dile getirdi. Anlaşılıyor ki Ankara, Putin ve Ruhani’yle yaptığı anlaşmada Amerika ve koalisyon güçlerinin varlığını hedeflemiş, kaos ve kriz ortamını yaratarak onların Suriye’den çıkarılması planlanmıştır.

Açıkça görülüyor ki DAİŞ’e karşı QSD ve koalisyon güçlerinin edindiği kazanımların tümü hedeflenmiştir. Amerika büyük bir güç ve itibar kaybı karşısında, iç ve dış kamuoyundan gelen baskılar karşısında Doğu Suriye’de kalmak için karar almak zorunda kaldı. ABD Kuzey Suriye’nin tümünden el çekti. Halbuki güvenlikli bölge mekanizması sürdürülse ve Trump hayır deseydi Türkiye Suriye’ye giremezdi ve bu ağır tahribatlar, belirsizlikler, insani kriz ortaya çıkmazdı. Trump gibi yöneticilerin ve oportünist Avrupa hükümetlerinin aşırı pragmatizmi halkları, temel insani prensipleri kolaylıkla feda etmeye, ayaklar altına almaya yol açıyor. Açılan bu yolda faşist Erdoğan yönetimine karşı sert tutum alması gerekirken hiç gereği yokken Almanya Dışişleri Bakanı Ankara’ya işgalcilerin ayağına gidiyor. Milletleri temsil ettiği kabul edilen BM Genel Sekreteri Antonio Guterres Ankara’ya gidip eli kanlı Erdoğan’ın elini sıkıyor. Aynı biçimde NATO Genel Sekreteri Stoltenberg Ankara’ya gidip desteklerini sunuyor.

NATO genel sekreterinin tutumu ve açıklamaları günümüz dünyasının en vahim ve kabul edilemez ağır insanlık suçu olan Kürt jenosidine onay ve destek veriyor. Stoltenberg gözünü ve kulaklarını yüzyıldır Kürt halkı üzerindeki soykırım politikalarına kapatmış durumdadır. Dünya halklarını büyük yalanlarıyla manipüle ederek Türkiye’yi aklamaya ve meşrulaştırmaya çalışıyor. Stoltenberg diyor ki “hiçbir devlet Türkiye kadar terör saldırılarına maruz kalmadı”. Peki, Kürt halkının başına neler geldi? Türkiye son 40 yıldır NATO’nun desteğiyle Kürt halkına sistematik olarak saldırıyor, şiddet uyguluyor, asimile ediyor ve soykırım uyguluyor.

NATO desteklediği 12 Eylül 1980 darbesiyle Türkiye ve Kürdistan’ı faşist generallerin eliyle cehenneme çeviriyor. Kürtlere yok olmanın dışında hiçbir seçenek tanınmadı. Birleşmiş Milletler sözleşmesinin de kabul ettiği halkların meşru savunma amaçlı silahlı mücadeleye başvurma hakkını Kürtler kullanmaya başladı. Türkiye’ye karşı gerilla mücadelesinin başlamasının nedeni katı inkar ve imha politikalarıydı. Ama NATO Kürt hareketini hep “terörist” ilan ederek şiddet dışında başka seçenek tanımayan soykırımcı Türk politikalarını destekledi. Kürt hareketini hep “terörist” olarak yaftaladı.

NATO ve Avrupa devletleri çok iyi biliyor ki 1990’larda Türkiye’de Kürtlerin 4 bin köyü boşaltıldı, binlerce insan faili meçhul cinayetlerle öldürüldü, on binlerce insan işkence ve hapishanelerden geçti ve şimdi Suriye devletinin içinde olan Efrîn işgal edildi, Kürt nüfusunun hakim olduğu bu coğrafya Kürtsüzleştirildi. Erdoğan Efrîn’den Şengal’e, İran sınırına kadar Kürt koridorunu temizleyeceğini ve Kürt kazanımlarını ortadan kaldıracağını ilan ediyor. İşgal edeceği bölgelerin haritasını BM kürsüsünde dünyanın gözüne sokuyor. 2015’ten sonra Türkiye’nin yasalarına göre Kürtlerin kazandığı, HDP’nin yüze yakın belediyesine Erdoğan devlet zoruyla el koydu ve belediye başkanlarının çoğu tutuklandı. HDP Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ve bir kısım milletvekili hapse atıldı.

31 Mart 2019 seçimlerinde HDP’nin büyük baskılara rağmen kazandığı belediyelere Erdoğan hükümeti yine el koyuyor, belediye başkanları hapse atılıyor. Stoltenberg herhalde bu olan biteni duymadım diyemez. NATO’nun görevi Kürt halkının yok olmasını, bütün demokratik seçenek ve değerlerinin ortadan kaldırılmasını, Türkiye’de herkesin Türk yapılmasını ve soykırım politikalarının tamamlanmasını istemi gibi bir görevi yoktur. Stoltenberg neden hiç Kürt halkının varlığını, yaşama hakkını ağzına almıyor. Adeta Kürt kelimesini kendine yasaklamış, sağır ve dilsiz rolünü oynuyor. Stoltenberg gibilerinin bu iflah olmaz inkarcılığı ve zalimlerden yana olan tutumu Avrupa değerlerine terstir, halkların vicdanında mahkum edilecektir.

Yazarın diğer yazıları

    None Found