Ne af ne pişmanlık dilemeyeceğiz!

FİLİZ ARGAL

Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi’nin Bildirisi’ne imza attıkları için ‘örgüt propagandası’ iddiasıyla suçlanan akademisyenlerin yargılanmasına başlandı. Barış İçin Akademisyenler İnisiyatifi’nin “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirisine imza atan akademisyenlerin 7,5 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Haklarında dava açılan akademisyenlerin sayısı ise 150’yı aşmış durumda.

İstanbul 35. Ağır Ceza Mahkemesinde 7 Aralık’ta görülen ilk duruşmada Galatasaray ve İstanbul Üniversitesi’nden akademisyenler hakim karşısına çıktı. Akademisyenlerin her hafta Salı ve Perşembe günleri görülecek duruşmaları, 26 Aralık tarihine kadar sürecek.

Bremen Üniversitesi misafir öğretim üyesi Dr. Çetin Gürer barış bildirisine imza atan ve hakkında dava açılan akademisyenlerden biri. Gürer’e göre, yeni davalar da gündemde, imzacı akademisyenlerin hepsine tek tek dava açılacak. Gürer, “Yani öncelikle 1128 kişiden oluşan ilk gruptaki akademisyenlere ve ardından 2212 kişinin hepsine dava açılacak gibi görünüyor” diyor.

Barış bildirisinin uluslararası alanda bir etkiye sahip olması, uluslararası imzacı akademisyenlerin varlığından veya metnin etkisinden değil, bizzat Erdoğan’ın başlattığı cadı avı sayesinde olmuştur” diyen Gürer akademisyenlere yönelik baskı, tutuklama ve işten atmalarının tümünün Türk Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın tavrından kaynaklandığını vurguluyor.

İmzalanan metnin içeriğinden çok metne imza atan akademisyenlere yönelik baskı ve saldırıların uluslararası alanda konuşulduğunu hatırlatan Gürer, “Bu bizlerin değil, bizatihi Türkiye’nin ulusal ve uluslararası arenadaki imajını, şanını düşünmeyen yöneticiler, bürokratlar, hakimler savcılar, kısaca Erdoğan’ın suç ortakları sayesinde oluyor” dedi.

Özgür bilime karşı suç işlendiğine dikkat çeken Gürer, “Şayet biz böyle bir suçlamayla bugün yargılanıyorsak, demek ki aynı iddianameyle bu bahsettiğim suç ortakları da bir gün yargılanabilecektir” ifadesini kullandı.

‘Barış Bildirisi’ne imza atan ve hakkında dava açılan  akademisyenlerden Bremen Üniversitesi Misafir Ögretim Üyesi Dr. Çetin Gürer ile dava ve dava sonrası süreci konuştuk.

 

Sizinde imza attığınız “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirinin davası başladı. Sizin davanız ne zaman görülecek? Akademisyenler hakkında açılan bu davaları nasıl değerlerlendiriyorsunuz?

Kendi dava tarihimi yeni öğrendim. Davam 16 Mart 2018’de, İstanbul Çağlayan Adliyesinde görülecek. Barış bildirisi açıklandıktan sonra, imzacı akademisyenler çok yönlü baskılara, tehditlere, soruşturmalara, işten atılmalara, sürgünlere maruz bırakıldı. Başta AKP Genel Başkanı Erdoğan olmak üzere, AKP’ye bağlı veya yakın kişi, kurum ve yayın organlarından tutalım mafya liderlerine, üniversite yönetimlerinden akademisyenlere kadar geniş bir yelpazeye yayılan bir genişlikte çoğu kimse imzacı akademisyenlere karşı bir takım suçların ortağı oldu. Örneğin Adana’da intihar ederek hayatına son veren imzacı akademisyen Mehmet Fatih Traş’ın katilleri aynı fakültede çalıştığı akademisyen(ler)dir. Şu anda tek tek açılan davalar ise bu baskıların bir devamı. Amaçları, imzacı akademisyenleri kendi suçlarına ortak etmeye zorlamak. Bu davaların ya da akademisyenlere dönük her tür baskı ve şiddetin başka bir amacı olduğunu da sanmıyorum. Kürt illerinde devlet eliyle, Erdoğan hükümetiyle, Devlet Bahçeli ortaklığıyla işlenen suçlara bizleri ortak etmeye çalışmak. Ve fakat başaramayacaklar, suç ortaklığına bizleri dahil edemeyecekler. Çıkıp mahkemelerde ne af ne de pişmanlık dilemeyeceğiz.

Siz, hakkınızda hazırlanan iddianameyi gördünüz mü? İddianamenin içeriği ve suçlamalara ilişkin ne söylemek istersiniz?

Evet iddianameyi inceledim. Maddi delillerden yoksun, kurduğu illiyet bağlarını ispat edemeyen, sadece iddialarla yetinen, rasyonalite kurgusu bulunmayan bir saçmalık. Bu tür iddianamelerle istediğiniz herkesi suçlayabilir, yargılayıp ceza verebilirsiniz. Bu da zaten Türkiye’de yargının bağımsız, tarafsız olmadığını, bilakis AKP ve Erdoğan’ın emir ve talimatlarıyla, düşünme ve yönetme anlayışıyla uygunluk içinde çalıştığının temel göstergesi. Örneğin ta en başından itibaren iddia edilen ve fakat maddi olarak ispat edilemeyen şey şu: Barış bildirisi güya KCK yöneticisi Bese Hozat’ın talimatı ile yazılmış. Bese Hozat o dönemde basına verdiği bir demeçte, demokrasi güçlerinin öz yönetim direnişlerine sahip çıkması gerektiğini ifade etmiş ve akademisyenler buna istinaden imza metnini kaleme almışmış. İspat var mı? Yok. Komik ve mantıksız olan şey şu: O dönemde sadece Bese Hozat mı bu türden beyanlar vermiş? KCK’nin diğer yöneticileri benzer beyanatlar vermemiş mi? Niye vermemiş? Vermişlerse iddianame neden sadece Bese Hozat’ın demecini talimat olarak değerlendiriyor da diğerlerininkini değerlendirmiyor? Yani iddianame, bir başka KCK yöneticisinin değilde özellikle ve sadece Bese Hozat’ın demecinin bir talimat niteliği taşıdığını somut delillerle ispat etmiyor, ortaya koyamıyor. Dolayısıyla iftira ve yalana dayalı, maddi temelleri olmayan bir iddianame ile karşı karşıya kalıyoruz. Ben de öyleyse diyorum ki bu iddianameyi hazırlayanlar IŞİD’in Türkiye sorumlusundan talimat alıp bu davayı açıyorlar?

Bir diğer örnek ise şu: Bu bildiri ile güya akademisyenler, devleti, hükümeti, yargıyı, askeri, ordu ve polisi uluslararası arenada küçük düşürmek, şan ve şöhretini zedelemek ve hükümeti uluslararası mahkemelerde yargılatmak için manüplasyon yapıp gerçekleri çarpıtma yoluna gitmişlermiş. Bu iddianameyi hazırlayan savcı, gerçekten Türkiye’nin haysiyet, şan ve şerefini gözetiyor olsaydı, öncelikle böyle bir davayı açmazdı, ikincisi bu nedenlerle dava açması gerekiyorsa bunu da bize değil bizzat Erdoğan’a açması gerekirdi. Çünkü Türkiye’nin şan, şöhret ve imajını uluslararası alanda zedeleyen, yıpratan bizzat Erdoğan’ın kendisi.

Barış bildirisinin uluslararası alanda bir etkiye sahip olması, uluslararası imzacı akademisyenlerin varlığından veya metnin etkisinden değil, bizzat Erdoğan’ın altın vuruşuyla başlatılan cadı avı sayesinde olmuştur. Erdoğan bunu bir ifade ve düşünce hürriyeti olarak görüp dilini tutsaydı, talimatlar yağdırmasaydı, ne bu metin bu kadar konuşuluyor olacaktı ne de akademisyenlerin yaşadığı baskılar uluslararası kurumların ve medyanın gündeminde olacaktı. Şu anda ulusal ve uluslararası medya metnin lafzından, iddialarından ziyade bu metne imza atmış olan akademisyenlerin başına gelenleri, baskıları, işten atılmalarını, akademik özgürlüklerin yok edilmesini konuşuyor. Ve bu bizlerin değil, bizatihi Türkiye’nin ulusal ve uluslararası arenadaki imajını, şanını düşünmeyen yöneticiler, bürokratlar, hakimler savcılar, kısaca Erdoğan’ın suç ortakları sayesinde oluyor. Şayet biz böyle bir suçlamayla bugün yargılanıyorsak, demek ki aynı iddianameyle bu bahsettiğim suç ortakları da bir gün yargılanabilecektir.

 

Aynı basın bildirisinden dolayı akademisyenlere açılan davanın toplu değil de her akademisyene ayrı ayrı açılmasını nasıl değerlendiriyor, neye bağlıyorsunuz?

Akademisyenlere tek tek dava açılması yoluna gitmek, bir yandan ulusal ve uluslararası gündemin dikkatini buraya toplayarak hükümetin kirli işlerine devam etmesini hedefliyor, yani gündem saptırmayı hedefliyor, diğer yandan gücü bölerek zayıf halkalar yaratıp bir takım işine gelecek ifadeleri kullanmayı istiyor. Nitekim iddianamede de bunun işareti var. Şöyle ki iddianame, imzasını çekmiş akademisyenlerden bazılarının basına yansıyan beyanlarına referans verip bunları aleyhimize kullanıyor.

Bizzat Cumhurbaşkanın nefret suçu işleyen ifadelerinin yargılamayı etkilememesi mümkün görünmüyor. Nasıl bir yargı süreci bekliyorsunuz?

Hem bu davaların açılması hem de iddianamenin temelsiz kurgusu, zaten uzun süredir bildiğimiz bir şeyi bir kez daha gösteriyor. Türkiye’de yargı tarafsız, bağımsız değil, bilakis Erdoğan’ın ve AKP’nin ilçe başkanlığı gibi çalışıyor. Mesela AKP Çağlayan ilçe başkanlığı gibi. Açıkçası ben sürpriz beklemiyorum, tarafsız bağımsız, hukuki bir mahkeme süreci olacağını düşünmüyorum.

Bence bu davalardan akademisyenlere hapis cezası verilecek diye tahmin ediyorum. Çünkü iddianamenin hazırlanış mantığı bunu zaten apaçık gösteriyor. Şöyle ki, iddianame barış bildirisinin tersine, devletin katliam yapmayacağından/her şeyin kanuna uygun olduğundan/egemenlik haklarından kaynaklı yapıldığından hareket ediyor ve barış bildirisini de bu çerçevede ‘mahkum’ ediyor. Şimdi bu davaların beraatla sonuçlanması demek, barış bildirisinin ispatlanması, mahkeme yoluyla da onaylanması manasına gelecektir. Yani davalardan beraat çıkarsa devletin Kürt illerinde katliam yaptığı mahkeme yoluyla da ispat edilmiş olacak. Bu sebeple, ben davalardan beraat kararı çıkacağını tahmin etmiyorum. Tabi böyle bir sonuç devletin işlediği suçlardan aklanması manasına da gelmeyecektir.

Akademisyenler hakkında açılan soruşturma sürecinde önemli bir kamuoyu oluşmuştu. Sizce bu destek yargı sürecinde de devam edecek mi?

Kısmen devam edecek gibi. Bunun için bizler de çalışıyoruz. Fakat 2018 yılı Türkiye’sinin gündemi tamamen akademisyenlerin davasıyla gereksiz biçimde meşgul edilecek. Davalar geniş bir zamana yayıldığından kamuoyunun desteğinin artacağı ve azalacağı dönemler olacak.

Akademisyenler hakkında ayrı davalar açılsa da iddianameler benzer mi? Ne kadar kişi yargılanacak, hangi üniversitelerden, bu kişilerin ne kadarı sürgünde, bu konulara ilişkin bilginiz nedir?

Bildiğim kadarıyla imzacı akademisyenlerin hepsine tek tek dava açılacak. Yani öncelikle 1128 kişiden oluşan ilk gruptaki akademisyenlere ve ardından 2212 kişinin hepsine dava açılacak gibi görünüyor. Fakat Türkiye’de ne olacağı belli olmadığından bu öngördükleri gibi de gitmeyebilir. Sürgünde çok sayıda akademisyen var. Sadece AB ülkeleri değil, ABD, Kanada, İngiltere’de de çok sayıda Türkiye’den gitmiş olan akademisyen var. Türkiye bu açıdan en büyük zorunlu akademik göç veren bir dönemi AKP ve Erdoğan iktidarı sayesinde yaşıyor. Ve bu şimdilik bitecek gibi de görünmüyor.

Sürgüne çıkan akademisyenler başta olmak üzere KHK ile görevlerinden uzaklaştırılan akademisyenlerin somut bir örgütlenme durumu var mı? Özellikle davaya ilişkin barış isteyen aydınların ‘demokrasi ve hukuk savaşı’ nasıl bir yol izleyecek?

Akademisyenlerin gerek Türkiye’de gerekse Türkiye dışında merkezsiz, hiyerarşisiz, demokratik ve dayanışmaya dayalı örgütlenme çalışmaları devam ediyor. Dayanışma akademileri, dernekler, ağlar şeklinde bir arada güçlü bir biçimde yan yana duruyoruz. Akademisyenlerin yargılandığı, kitapların yasaklandığı, düşüncenin hapsedilmeye çalışıldığı Türkiye koşullarında demokrasi mücadelesi elbette mahkemelere ve yargıyla sınırlı olmamalı, maalesef ki şu anda Türkiye’deki durum tam bu. Hatta bu tür süreçlerde hukuki ve yargı mücadelesinin çok gerekli olduğunu bile düşünmüyorum. Nihayetinde Türkiye’de adil, bağımsız, tarafsız bir yargının olmadığı, hukukun ve kanunların işlemediği, keyfiliğin hüküm sürdüğü bir dönemi yaşıyoruz. O nedenle, bu mahkemeler bizleri yargılayamaz, çünkü tarafsız, bağımsız ve adil değilsiniz diyebilecek yurttaş cesaretine dayalı, bir sivil hareket çıkabilse ne iyi olurdu. Belki HDP’li vekil ve belediye başkanlarının SEGBİS ile ifade vermeme kararları daha da yaygınlaşıp mahkemelere çıkmama, ifade vermeme şeklinde örgütlenebilse böyle bir şey doğabilir.

Yazarın diğer yazıları

    None Found