Neden siyasal Teoloji?

Son dönemin önemli siyaset felsefecilerinden Clayton Crockett “dinin geri dönüşü” olarak adlandırmayı tercih ettiğimiz olguyu, biraz da “Din bir yere mi gitmişti ki geri gelsin!” biçiminde bir ironiyle, kapitalizmin gelmiş bulunduğu aşamanın temel siyasal ideolojilerindeki bir kriz olarak okuyor. Şahsen benim de katıldığım bir görüş bu. Crockett’a göre, tıpkı sekülerizmin liberalizmin ideolojisi olması gibi liberalizm de modern kapitalizmin ideolojisidir ve artık bu ideoloji iş görmemektedir. Crockett, tezini kapitalizmin ekonomik büyümeye (ya da klasik siyasal teorinin diliyle ifade edersek, ‘sınırsız kâr birikimine’) dayanmak zorunda oluşuyla açıklıyor. Ona göre 1970’lerin başlarından itibaren, büyümenin gerçek maddi sınırlarıyla mutlak anlamda yüz yüze gelindiği için ‘büyüme’ yerini ‘göreli büyümeye’ bırakmıştır. Zenginliğin küçük bir azınlıkta ve borç birikimi ile yoksulluğun da muazzam bir çoğunlukta yoğunlaşmasıyla birlikte, büyümenin gittikçe eşitsiz bir hal almasının nedeni de ‘göreli büyümedir’. Büyümenin sınırları liberal kapitalizmin çöküşüne yol açmıştır.

Siyasal teolojinin yeniden ortaya çıkışı liberalizmin krizine bir yanıttır bir bakıma. Liberalizm siyasal ve ekonomik bakımdan uygulanabilir bir siyasi pratik olmaktan çıktı; sadece geçmişteki daha güzel günlere yönelik bir nostaljiyi ifade eden yüzeysel bir cila olarak varlığını sürdürüyor (bütün iyi niyetlerine karşın Esra Özyürek gibi yazarların bir türlü anlayamadığı konunun da bu olduğu kanaatindeyim). Nitekim bir disiplin olarak ‘siyasal teolojinin’ kurucusu kabul edilen Carl Schmitt’in de eleştirileri temelde liberal demokrasiye yönelik eleştirilerdi; özellikle de parlamenter demokrasinin bünyevi krizlerini sıraladığı esnada.

Schmitt’e göre bu bünyevi krizler kendilerini temelde iki olguda görünür kılıyorlardı: Temsil ilkesi ile kamusal tartışma ilkesindeki aşınma. Temsil ilkesine göre, bir milletvekili, anayasal düzeyde, hangi seçmen grubu tarafından seçilmiş olursa olsun, kendi partisi bir kenara, kendi seçmenini bile temsil etmez; onun temsil ettiği şey ‘halk’tır. Temsil ilkesinin tanımı bile bu konudaki krizi ortaya koymaya yetiyor görüldüğü üzere. Kamusal tartışma ise parlamento görüşmelerinin kamuya açık olması anlamına gelir, fakat çoğunlukla tanıklık ettiğimiz şey, kimi üyeleri parlamento üyesi bile olmayan komisyonların gizli saklı aldığı kararlardır. Schmitt, aşağı yukarı bütün metinlerinde olduğu gibi, bu temel krizlere işaret ederken de ‘olağanüstü hal’ lehine ‘yasaya’ karşı bir polemik yürütür elbette (Schmitt’te bağ aşağı duran bu tartışmayı ayakları üzerine oturtacak olan Benjamin’dir). Schmitt, tıpkı bir rahibin tanrısal bir mucize potansiyeli karşısında yaşadığı büyülenme gibi bir büyülenmeyi modern siyasetin mucizesi saydığı ‘olağanüstü hal’ karşısında yaşıyordu. Tam da bu nedenle bütün modern devlet kavramlarının sekülerleşmiş dinsel kavramlar olduklarını ileri sürecekti. Bünyevi krize yönelik eleştirisi, kendisinin kapıldığı büyü nedeniyle onun gözlerini bağlayacak; söz konusu krize karşı, yasanın ve hukukun içkin krizine karşı mutlak egemenliğe bir çağrı çıkaracaktı. Krizi alt edilmesi ya da aşılması gereken bir şey olarak görmüyordu; kendisi karşısında büyülendiği istisna durumuna yönelik çağrısının meşrulaştırıcı ilkesi olarak görüyordu. Sağ siyasetin ‘krizden fırsat devşirmeciliğinin’ olabilecek en güçlü teorik örneklerinden biri…

Ama yine de onun fırsatçılığının tuzağına düşmeden ve krizi bünyevi bir kriz olarak çözümlemek üzere, üç temel önermesi üzerinde durulabilirmiş gibi geliyor bana: 1-) Modern devlet teorisinin bütün temel kavramları sekülerleşmiş teoloji kavramlarıdır; 2-) Siyasette ve hukukta meydana gelen değişimleri anlamak için yeni bir sosyolojik yaklaşıma (Schmitt bununla kavramların bir sosyolojisini kast eder – Neydi? Neye dönüştü?) gereksinimimiz vardır ve 3-) Toplumsal yapı o toplumun dünyaya ilişkin metafizik görüşüne benzemektedir. Bu da kavramların tarihsel evrimi konusunda bir çözümleme yapmamız gerektiği anlamına geliyor. Örneğin ‘Enfal’ neydi? Neye dönüştü? Ne olarak karşımıza dikildi?

Hafızanın birkaç kere kendi üzerine katlanmasına işaret ediyor bu soru. Saddam Hüseyin, Halepçe Katliamı, Cizre, Sur, Nusaybin, Bedr Savaşı, İslam Tarihi, fıkıh, İslam hukukunun oluşumu, halifelik… Bütün tarihin (tarihi kazananların yazdığını da hatırlarsak, kazananların bütün kurmaca tarihinin) üzerimize üzerimize yürüdüğü bir dönem bu. Bir kuram olarak siyasal teoloji, belki tam da kavramların bu türlü bir sosyolojisini yapmamıza imkân verecek kuramdır.

Yazarın diğer yazıları