Negatif içerikten pozitif içeriğe

İster pratik düzeyde olsun, ister söylem ya da teori düzeyinde, her türlü eleştiri, salt eleştiri olarak kaldığı sürece, en nihayetinde varlığını eleştirdiği şey her ne ise ona borçludur biraz da. Bunu, tam bir açıklıkla ortaya koyan örneklerden birine Tomris Uyar’ın günlüklerini okurken denk gelmiştim. Pek çok kediyle birlikte yaşayan Uyar, bir yerde, birbirinden nefret eden, biri genç, öbürü yaşlı iki kedisini anlatıyor. Genç olan yaşlı olanına epey zulmediyor. Sonra yaşlı kedi, ihtiyarlıktan, hayatını kaybedince, ondan nefret eden genç kedinin bütün dengesi alt üst oluyor. Uyar, bu genç kedinin sürekli diğer kediyi aradığını, onun uyuduğu yerlerde uyuduğunu vs. anlatıyor. Genç kedinin diğerini özlemesine hiçbir biçimde olanak olmadığından emin olan Tomris Uyar önce bir süre onun içine sürüklendiği bu duruma bir anlam verememiş. Sonra anladığını belirtiyor Uyar. Meğer genç kedi yaşlı kediyi değil fakat ona duyduğu kendi nefretini özlemiş.

Olumsuzlayıcı duygu, salt olumsuzlama olarak kaldığı sürece var olabilmek için, bizzat olumsuzladığı şeyin varlığına muhtaçtır çünkü. Bu anlamda, belki de eleştirelliğin ölçütü olarak olumsuzlayıcı duygu ve fikirlerin, olumsuzladıkları şeyler ortadan kalktıklarında da geçerliliklerini koruyup koruyamadıklarına bakmak gerekmektedir. Öteki türlüsü, dünyayla gerçek bir hesabı olmadığı için dünyaya verebilecek gerçek bir şeyi de olmayanın durumudur. Kendi nefretini özleyen kedi gibi…

Walter Benjamin, fotoğrafın tarihi üzerine bir yazısında yine benzer bir durumu, bu defa bambaşka bir alanda gözlemlemektedir. Fotoğrafın ilk icat edildiği zamanlarda, dar görüşlü dindarlar, bir Alman dergisinde “uçuşan yansımaları bir yerde sabitlemeye kalkmanın dine karşı küfür olduğunu” ileri süren bir bildiri yayınlamışlardır. Benjamin bu bildiriyi yeni teknolojinin kışkırtıcı meydan okuması karşısında, belirli bir sanat anlayışının kendi sonunun yaklaşmakta olduğunu hissetmesine bağlar. Onu şaşırtan bu muhafazakar tutum değil, daha ziyade fotoğraf teorisyenlerinin bu sanat anlayışıyla kapışmaya girmeleri olmuştur; çünkü Benjamin’e göre böyle bir kapışmaya girmek, fotoğrafçının bizzat kendisinin yıkıp devirmiş olduğu bir yargı makamından kendisine yeniden teminat almaya kalkışması gibidir.

Bunun bir de ters örneği sunulabilir, o da tıp alanından. Organ nakli mümkün hale geldikten sonra ‘beyin ölümü’ diye bir kavram girdi hayatımıza. Çünkü organ naklinin mümkün olabilmesi için, organlar işlevlerini yitirmeden önce alınmalıdır. Bu nedenle tam biyolojik ölümü beklemek, organları da ‘işe yaramaz’ (!) kılmaktadır. ‘Beyin ölümü’ artık geri dönülmez bir çizgiyi tarif etmek için kullanılıyor. Neden beyin ölümü? Çünkü beyin ölümü gerçekleştikten sonra kesin olarak ölüm geliyor. Böylelikle ölüm sınırını yeniden işaretlemek üzere çağrılan ‘beyin ölümü’ kavramı, doğrulamasını geleneksel ölüm tanımında buluyor yeniden.

Yine benzer bir örnek de ‘bilimin son verileri ışığında din’ retoriğine başvuranların durumudur. Genelde muhasebeleri şu biçimdedir: “Bilimin geldiği son aşamadaki bulgular, kutsal kitaplarımızda zaten mevcuttu.” Burada kronolojik önceliği kutsal kitaplara vermeleri aldatıcıdır; çünkü kronolojik önceliği kutsal kitaplara veriyor olsalar dahi, en nihayetinde kutsal kitaplarda yazılı olduğunu ileri sürdükleri şeyi doğrulasın diye başvurdukları yargı makamı ‘bilim’dir. Bu da en nihayetinde Tanrı’nın sözünün doğruluğunu tartacak bir başka yargı makamının örtük kabulü anlamına gelir. Eğer bu tutum teolojik bir kafa karışıklığından ileri geliyorsa, Benjamin’in işaret ettiği duruma düşen fotoğraf teorisyeni de aynı kafa karışıklığını paylaşıyor demektir. Adeta farklı içeriklerle de olsa, sürekli tekrarlanan teolojik bir yapı söz konusu. Yani yapı aynen dururken, olumsuzlanan öğeler değişiyor yalnızca.

Bu yapının siyasal alana ahlakla ve kişilikle ilgili yansımaları da mevcut. Sürekli eleştirisini geliştirdiğimiz kimi şeylere -ki ne yazık ki bunların çoğu da yerli yerinde duruyor- dair sözümüzün de hep aynı tekrarları içermesi, biraz da kesin bir haklılık duygusu nedeniyle, bu durumun gizliden gizliye konforunu sürdüğümüz anlamını da içermiyor mu? Oysa kesin haklılık duygusunun, en azından teorik düzeyde, dar kafalı, dar görüşlü bulduğu öznelere karşı söz geliştirmeye ya da daha doğru tabirle onunla kapışmaya kalkışmamayı getirmesi gerekmez mi? O halde, en azından bazı durumlarda, pozitif ve kurucu bir içerikten ziyade, negatif bir içerik söz konusudur; yalnızca kendisiyle ilgilenen, narsistik bir tuzağa yakalanmış, haklılığı pratiğin pozitif içeriğine değil, kinizmin negatif içeriğine tahvil etmiş bir özne…

Yazarın diğer yazıları