Nekropolitik I: Ölüm siyaseti ve ölüm ekonomisi

AVA NEŞE KALP

Kamerunlu ve post kolonyal çalışmalarda yoğunlaşan Achille Mbembe, nekropolitik yani ölüm siyaseti üzerine yoğunlaşan önemli bir filozof. Çoğunlukla Foucoult’un biopolitikası ile birlikte insanların hayatlarının hangi biçimlerde ve metotlarla kontrol altına alındığı konusunda tartışılan beden politikalarını daha ileri bir alana taşır.

Mbembe, nekropolitiğin Foucoult’un öldürme hakkının (droit de glaive), yani egemen erkin hukuk aracılığıyla elde ettiği öldürme hakkının sınırlarını aştığını tartışır. Dolayısıyla da bundan daha geniş bir anlama ve kapsama sahip olduğunu söyler. Çünkü öldürme yetkisi, sadece kendi vatandaşları ya da sınırları içindeki kişilere uygulanabilmekteyken, nekropolitikada kendi vatandaşlarının yanında, sınırları dışındaki alanlarda da bu yetki kullanılmaktadır. Mülteciler, göçmenler vb. bu sınıflama içine girer.

Bu kapsamda nekropolitika, sosyal ve sivil ölüm hakkını, başkalarını köleleştirme ya da benzer formlara zorlamak için siyasi şiddet kullanma hakkı elde etmeyi tanımlayan daha geniş bir işleme alanına sahip. O nedenle nekropolitika, yürüyen/yaşayan ölüler politikası olarak da adlandırılır. Mbembe nekropolitikayı kölelik, apartheid, Filistin kolonileştirmesine ve Kürdistan üzerinden de tartışır, siyasi şiddet kullanılarak yığınların nasıl boyunduruk altına alındığına işaret eder.

Bu şiddet metotlarıyla, biyolojik olarak bedenlerin ölüm ve yaşam arasında faklı formlarda tutulduğundan bahseder. Örneğin mülteci kamplarında kalanlar bu tür bir aralıktaki yaşamlardır. Yani yaşam ile ölüm arasında tutulan bedenlerdir ve bu bedenler, nekropolitiğin ihtiyacına göre ölmeleri veya yaşamaları belirlenir.

Burada ilginç bir tartışma da canlı bombalar ve savaşa gönderilen askerler arasında inşa edilen anlam farklılığı ile nekropolitikanın nasıl işletildiğine işaret eder. Bu anlamda askere gönderilen askerin “vatan için ölme“si ile bir canlı bombanın aynı şekilde vatan, din vs. için kendisini havaya uçurmasının aslında aynı motivasyona ve niteliğe sahip olduğunu söyler. İkisi de vatan ya da benzeri şeyler için kendi yaşamından vazgeçirilmektedir aslında. Ancak toplumda yaratılan algıda canlı bomba olgusunun daha vahşice bulunmasının arkasındaki psikolojik inşanın niyetine işaret eder. Buna göre aslında aynı motivasyona sahip olmalarına rağmen, canlı bombanın korkunç bulunmasının iki ana sebebi vardır. Birincisi ölüm erkini ellerinde tutanların yetkisinin ihlali, ikincisi ise canlı bombaların yapısı gereği belirlenmiş ölüm alanların dışında faaliyette bulunmaları.

Bu şu anlama gelmektedir. Yani nekropolitik inşada ölüm hakkını ellerinde tutanlar, bunu egemenliklerine yönelik bir ihlal olarak algılamaktadırlar. Yani canlı bombalar bu yetkiyi ihlal etmektedir esas olarak. İkinci olarak da yaşam ve ölüm alanlarının ihlalidir. Çünkü ölebilecekler ve ölmemesi gerekenler de alanlar üzerinden belirlenmiş durumda. Örneğin Avrupa ülkeleri yaşam alanları olarak belirlenirken, Ortadoğu ölüm alanı olarak belirlenmiş durumda. Bu nedenle Avrupa’da patlatılan bir bomba, esas olarak yaşam alanı olarak belirlenmiş bir sahada meydana geldiği için dehşetengiz olarak inşa edilen bir anlam üzerinden kitlelere servis edilmektedir. Çünkü kendi egemenlikleri için gerekli olan ölüm ve yaşam alanları ihlal edilmiştir. Bu nedenle vahşi ve dehşetengiz olarak kodlanarak kitlelere servis edilir. Bunlar tekrar ölüm alanları ve ölmesi gerekenlerin işaret edilmesinde kullanılacak biçimde muhafaza da edilir ve kullanılırlar.

Dolayısıyla nekropolitik yani ölüm siyaseti, bugün neo-liberal politikaların en etkili aracıdır. Nekropolitiğe, nekroekonomi ve nekropower yani ölüm ekonomisi ve ölüm gücü gibi kavramlar da eşlik eder. Dolayısıyla bugün dünyada sürdürülen savaş politikaların arkasındaki temel etken olan ölüm gücü ve bundan beslenen ise ekonomisidir.

Ölüm ekonomisi silah satışından, belli kitlelerin kölelik seviyesinde mültecileştirilerek mevcut kapitalist sistemin ekonomilerinin ihtiyacı ve talebi olan ucuz emeğin tedarikine kadar uzanan geniş bir ekonomidir. Mültecilik, yani emeğin dolaşımını sağlayan nekropolitikadır. Bir dönem gemilerle zorla kaçırılan Afrikalılar iken, şimdi daha ekonomik bir yöntemle, kendi olanakları ile bu ülkelere kaçak yollardan akmaktadır. Yani nekropolitiğin akıllı politikalarıyla kendiliğinden ve bedava olarak gelmektedirler.

Bu güvensiz ve zor yolculukta Darwinist bir söylemle en çok güçlü olanların hayatta kaldığı bu kitle, sağlıklı, genç ve pazarlık gücü olmayan mükemmel bir kıvamdadır. Bu aynı zamanda yeniden üretim kapasitesi olan, yani yeni kuşak ucuz emek üretecek genç bir kesimdir. Çocuklarını o topraklarda doğuracak ve otomatikman sistemin içine dahil edeceklerdir. Ölüm ekonomisinde bu ucuz, güvencesiz emeğin tek bir kazancı vardır o da hayat alanı içerisinde olduğundan can güvenliği kazanmalarıdır.

Yani neo-liberalizm, “mucizevi” yöntemi nekropolitika üzerinden bu kitlelerle bir pazarlık oturmaktadır aynı zamanda. Onlara, “hayat alanına girersiniz, hayatınız kurtulur ama karşılığında en ucuz haliyle çalışacaksınız ve istenen her türlü işi yapacaksınız. Bunun artı değerini de ben alırım” demektedir. Yoksa “ölüm alanına geri dönersiniz” diye tehdit etmektedir.

Buradan başlayarak, birkaç örnek ülke üzerinden nekropolitikanın ve bunun arkasındaki ölüm ekonomilerini sorgulayacağız birkaç hafta. Bu yazı, bu dizinin arka planı olarak kabul edilsin. Bir sonraki yazı Türkiye’nin nekropolitik ve nekro-ekonomisine, bunların bugünkü iktidar ve ilişkileri ile bağlantısına bakacağız.

Yazarın diğer yazıları