Nekropolitika II: Neo-liberalizm, global ölüm pazarı ve Türkiye

Ava NEŞE KALP

Ölüm politikası, ölüm ekonomisi ve ölüm gücü olarak karşımıza çıkan kavram seti, yeni neo-liberal politikaların, kolonyal süreçten devralıp, aşama atlatıp günümüzdeki formuna ulaşan süreci tanımlayan kavramlardır. Dolayısıyla ‘Yeni Türkiye’ adı verilen de Özal döneminden başlatılan, toplumsal dinamikleri bastırarak uluslararası şirketlerin kamusal kaynakları yağmalamalarına olanak tanıyan neo-liberal sürecin Türkiye ayağının örgütlenmesidir.

Bu evrilme sürecinin taşeronları yani “yasal” ölüm ekonomisi ve politikaları, özellikle son birkaç yılda AKP-Ergenekon ittifakı ile “ulusal” bazda tam kapasite uygulamaya konulmuştur. Elbette bu politika, TC’nin kendi inisiyatifi ile oluşturduğu politikalardan öte, global neo-liberal politikaların Türkiye ayağının taşeronluğudur ve bundan bu ekip de kazançlı çıkmaktadır.

Nekropolitika dediğimiz konu, ölüm üzerinden egemenlik kurmak, yani yönetsel mekanizmaları ele geçirmek ve bununla ülkelerin kamusal kaynaklarını uluslararası şirketler aracılığıyla yağmalayarak ekonomik kazanç sağlamak anlamına gelir. Bu, ölüm üzerinden tasarlanan ve sonsuz derecede çoğaltılacak olan ekonomik bir sistemin inşasıdır.

II. Dünya savaşından bu yana ölüm endüstrisi en büyük kâr marjına sahip alandır. Özellikle “savunma endüstrisi” adı altında tanımlanan sektör, önce saldırganlık üretimi ile tehdit edip, daha sonra bu tehdit üzerinden bolca silah satmak anlamına gelen devasa bir nekroekonomik pazardır. Bu sektörün tamamı büyük güçlerin elindedir, büyük bölümü silah satışı ise de buna bağlı zincirleme başka devasa sektörler vardır.

Dolayısıyla silah sektörü sadece silah satışından ibaret değil. Aslında temelde sürekli olarak daha çok silah satışı mantığı üzerinden kurgulanmış bir alandır. Bu nedenle sürekli silah satışı için de hali hazırda satılan silahların da sürekli ve etkili kullanılması bir “zorunluluktur”. Bunun yapılabilmesi için de bu silahların doğrultulacağı alanlara, toplumlara, gruplara yani insanlara ihtiyaç vardır. Bunun inşası da pazar gibi tasarlanan yeni savaşlarda gizlidir. İngiliz akademisyen Mary Kaldor’un kavramsallaştırdığı “new war/yeni savaş” kavramı bu alanı tariflemektedir.

Yeni savaş konsepti biçimsel olarak klasik eski savaşlardan çok farklılaşır. Bir kere iki ordu arasında, askerlerin savaştığı bir biçim değildir. Vekaletle yürütülen çok aktörlü, esas aktörlerin muğlak bırakıldığı, vekaleten sahaya sürülen trans nasyonal karakterli güçlerle yürütülen bir savaş türüdür. Dolayısıyla sınır aşımı en tipik özelliktir. Suriye savaşına baktığınızda Türkiye, Suriye, Irak, İran, Lübnan, Arabistan vb. ülkelerin sınırları aşılmaktadır. Hatta yabancı savaşçıları ve kullanılan silah ve diğer araç gereçleri kullanırsak global seviyede bir sınır aşımı vardır.

İkinci olarak, büyük güçlerin tezgahladığı ve kendilerini görünmez kıldıkları savaşlar olarak, zayıf ve yoksul ülkelerde sergilenen savaşlardır. Direkt katılımcı ülkelerin ordularınca değil, networkler, yani ağlar tarafından yürütülürler. Ortadoğu’ya baktığımızda yoksul ve özellikle diktatörlüklerce beli bükülen ülkelerin olduğu Irak, Suriye, Afganistan, Yemen gibi Ortadoğu ve diğer Afrika ülkelerinde yürütülmektedir. IŞİD tamamen bir network “harikası”dır ve o kadar savaşçı akışı nedense engellenememektedir(!).

Üçüncü yönü ise bölgesel çatışmalardır bu yeni savaşlar. Şu an Suriye’de sürdürülen başta Kürt topraklarındaki kaynaklar olmak üzere, yeraltı kaynaklarının paylaşımını içermektedir. Yani sadece bir silah pazarı değil, ölüm politikaları ve gücü ile bölgedeki kaynaklar elbirliği ile yağmalanmaktadır. Bu yapılırken de parasını yoksul ülkelerden zorla aldıkları silahları, tekrar bu halkalara karşı kullanacak biçimde bir pervasızlıkla çoklu yönlerden kar elde edecek planlamalar mevcuttur. Bütün bu alanlardan en çok kimin nemalandığı da açıktır.

Dolayısıyla, neo-kapitalizmin ekonomisi olan nekroekonomi esas olarak sonsuz döngüsel bir halde örgütlenen ölüm ve yağma borsasıdır. Bu pazarda nekropoltika dediğimiz politik süreçle de ölüm ekonomisine ait üretilmiş korkular, silahlar, umut ve umutsuzluklar pazarlanırken; karşılığında para, toprak, serflik düzeyinde ucuz işgücü, bedava hammadde elde edilmesini temin edecek politikalar yürütülür. Yanı sıra insan pazarı, seks pazarı, organ pazarı, uyuşturucu pazarı, ilaç pazarı gibi çok karlı yan sektörlere de alan açılmaktadır. Bunlarla da insan kaynağı yağmalanmaktadır. Bu insan kaynağında hem ucuz işgücü ama en çok da bu ülkelerin eğitimli beyinleri talan edilmektedir. Türkiye’nin tarihindeki en büyük beyin göçünün bu dönemde meydana gelmesi bu anlamıyla bir nekropolitik çıktıdır.

Bunların toplamında esas olarak Doğu ve Batı’nın güçlü devletleri ile, Türkiye gibi yedeklenmiş devletlerle ortaklaşa sürdürülen bir yağma hareketi olarak, Türkiye’nin önemi ve katkısı, uluslararası savaş alanı olarak Kürdistan’ı masaya sürmesidir. Bunu iki bölümlü yapmaktadır. İlk bölümü kendisinin denetlediği sınırlar içindeki Kürdistan’ı ölüm alanı olarak kodlayarak, burada yürüttüğü ölüm politikası ve ölüm ekonomisi ile; ikincisi ise kendi sınırları dışındaki Kürdistan topraklarında yürüttüğü bölümdür. Bir sonraki yazıda bu konu işlenecektir.

Yazarın diğer yazıları