Nostaljiden gerçekliğe

Abdurrahman AYDIN

Çeşitli eski fotoğraflara bakıyorum bir zamandır. Felsefe ile bir hayli hemhal olmuş (bir yerde mesleğim sayılır) biri olarak öyle nostaljiye, geçmişe özlem duygularına prim verecek biri değilim. Özellikle de Walter Benjamin terbiyesinden geçmiş olanlar geçmişin kendi yasasının ve şimdinin de kendi yasasının olduğunu bilirler; zaten çoğunlukla nostalji ve romantizm duyguları da kendi şimdiki zamanının acımasız gerçekliğiyle ya da yasasıyla yüzleşme endişesiyle bir tür geriye kaçış olarak belirir. Bu nedenle, kendi adıma bu duyguya savrulmamam gerektiği fikrine köklü bir biçimde bağlı olsam da buraya meyleden insanların tam da mevcut gerçekliği, şimdiki zamanın kendisini kabullenemeyen bir eğilim içinde olduklarını, bu eğilimin kendi başına devrimci bir değerinin olduğunu düşünerek çok keskin teorik mahkûm edişlere de yönelmem. Bunun yerine şimdiki durum içerisinde kabullenilemeyen şeye odaklanmayı tercih ederim.

Ne kadar güç yetmez bir şey olmalıdır ki o gerçeklik, o gerçeklikle yüzleşmek yerine bir tür geri çekilmeyi tercih edebilmektedir insanlar? İşte zaten romantizmin ve nostaljinin eleştiri konusu olmasının temeli de buradadır. Gerçeklik karşısında düşebildiğimiz zayıflıklarımızı kabullenemediğimiz için bir hayal perdesiyle örteriz gerçekliğin üzerini. Böylece de kendi gücünün sınırlarını göremeyen insan, gerçekliğin kendisine aslında sahip olmadığı bir güç atfetmeye, gerçekliği bir güç enflasyonuyla donatmaya başlar. Kendisine ilişkin olarak kabullenemediği bir şey, gerçekliğe bakışını da karartmaya, gerçeklik algısını da çarpıtmaya başlar. Romantizmin ve nostaljinin devrimci yanına karşılık karanlık yanı da budur. Bu çarpıklığın günümüzdeki ideal tipinin ‘trol’ olduğu zaten herkesin malumudur. Kabullenilememiş zayıflık o kadar ele geçirmiştir ki bu tipin kişiliğinin dizginlerini, her şeyi söylemek ve yapmak ister, fakat bunun hesabını verebilir olmaya da asla yanaşmaz. Söz konusu karanlık, onun sorumlu, kadir bilen biri olmasının önüne geçer. Hem kendilik duyumundaki hem de gerçeklik duyumundaki bir kayıptır bu.

Okunacak en değerli kitaplardan birinin de insanın yüzü olduğu kabulüyle ve sözünü ettiğim kaybın nasıl bir boşluk yarattığını görme arzusuyla, eski fotoğraflara bakıyorum bir süredir. Abdulvahap İmret’in, Hasret Gültekin’in, Laz Kemal’in, Mazlum Doğan’ın, Hayri Durmuş’un, Engin Sincer’in yüzlerine… Devrimci kararlılık, azim, sebat, sabır, inanç… Fakat bütün bunların dışında, bütün bunların ötesine uzanan bir şeyler var bu yüzlerde. Karanlık olmayan, karanlığı dağıtıp atmış bir şeyler… Kendi yüzünü dosdoğru yeryüzünün aynasında gören, yüzünü aynı anda bunun aynasına dönüştüren bir şeyler… Kendimize her türlü bakışımızda kendi sırrıyla araya giren, bize kendi yüzümüzü ancak ve ancak kendi aynasında görebileceğimiz bir yer ayıran Devlet adlı aynayı düşününce, yüzlere yapışmış bu karanlığın, insanların sıfatlarından akan birtakım alçaklıkların hangi dökümhanede döküldüğünü de görerek kahroluyor insan. Sözünü ettiğim insanlar, dimdik bir bakışla Devlet adlı aynanın karşısına dikilebildikleri, kendilerine bu aynadan bakmayı reddettikleri için bu aynayı parçalamayı becerebilmişlerdi. Bugün bizlerse, Narcissos gibi kendimize sevdalı bir halde, baktığımız her şey bize bizi göstersin diye uğraşırken o parçalanmış aynayı arayan gözlerle bakınıyoruz ortalığa. Buluyoruz da o aynayı; bakıyoruz büyük insanların büyük bakışlarla parçaladığı şeye ve bu parçalanmış aynada kollarımızı bir yerde, bacaklarımızı bir başka yerde, burnumuzu bir yerde ve gözlerimizi de bir başka yerde görüyoruz. Yine de inatla bakmaya devam ediyoruz; artık bizim bile olmayan gözlerle bakmayı sürdürüyoruz.

Bizim bile olmayan, yerdeki bir kırık ayna parçasındaki gözlerle birbirimizi ölçmeye, tartmaya devam ediyoruz; ama ya karanlığa kesmiş bir yüzle yapıyoruz bunu ya da yüzümüzün olmadığının sezgisel bilgisiyle yüzlerimizi saklayarak, ‘trolleşerek’ yapıyoruz. Bir ayna ki sırrı kendinden menkul!

Kendilerini hasımlarının aynasında görmek ve gördükleri şeye katlanamamak pek çok madun topluluğun kaderi olagelmiştir. Fanon’un özellikle de Siyah Deri, Beyaz Maskeler kitabı bunun örnekleriyle doludur. Çoğu zaman insanlar bu görme, görülme ilişkisindeki asimetriden değil, baktıkları aynada ‘kendileri’ olarak gördükleri yansımadan, imgeden rahatsızlık duyarlar. Modanın ve piyasanın diliyle “İmaj her şeydir” çünkü. “Hayır, ben bu yansımadaki gibi değilim” biçimli isyanın kendisinin bile ayakları Devlet aynasına dolanmış durumdadır. Ne olmadığını ispata mahkum edilmişlik değilse nedir bu? Kendi benliğinin bu salınımlı halinin yarattığı bir karşı anksiyete de vardır sömürgelerde; çeşitli yazılarımda ‘sömürgecinin anksiyetesi’ diye işaret etmeye çalıştığım şeyin ayna imgesidir bu da.

Abdulvahap İmret’in fotoğraflarına iyi bakınız. Son yıllarda içine savrulmuş olduğumuz kibir ve trollük girdabının kaynağının orada olmadığını göreceksiniz. Acımasız bir soruyu da sormadan edemeyeceğim: Bu kaynak orası değilse neresi?

Yazarın diğer yazıları