Öcalan’ı özlemek

Nagihan AKARSEL

Zaman ile başlayasım geliyor hep. Harflere giden parmaklarım yine zamanı tuşluyor. Zaman akıyor, durmadan akıyor, bir an bir diğerine benzemiyor. Değişerek, büyüyerek, eksilerek en çok da biriktirerek akıyor zaman… Ve biz olmanın en masum hali ile birikiyor özlem… Zaman biriktiriyor… Evet, en çok da özlemi… Bitimsiz özlemimizi…

Özleme alışılır mı peki? Özlemek bir alışkanlığa dönüşür mü? Kavuşma ümidi olmazsa özlem yine özlem olur mu? O zaman sıradanlaşmaz mı herşey… Özlemek kavuşmak için değil midir? Bunun için dünyayı yerinden oynatmak gerekmez mi? Özlemek dünyadan umudunu kesmemek değil midir? Özlem uzun sürerse umut çürümez mi? Peki umut çürürse kalır mı yaşamın bir anlamı?

Bir bakalım kendimize. Ne yapıyoruz? Nasıl yaşıyoruz? Hayatımıza kattığımız anlamlar nelerdir? Mikro evren olan insanlarız ne de olsa! Bu evreni ne kadar anlıyor, ne kadar yaşamsallaştırıyoruz? Yaşamsallaştırmak için ne yapıyoruz? Bundan önce sormamız gereken soru; belki de ‘biz bu mikro evrenin farkında mıyız’ olmalı! Farkındalık herşeyin başlangıcı aslında… Fark edersek anlamaya başlarız… Hem, “Anlamak yaşamaktır” diyordu Rêber Abdullah Öcalan… Anlamamız için herşeyi yapan özgürlük yoldaşımız İmralı’da bir başına direniyor işte… Sadece anlamamız için… Sadece…

Ama biz anladığımızı iddia ediyoruz çoğu zaman… Oysa bunun cevabını da vermişti, “Anlamak yapmaktır” diyordu. Yapmak sade bir özlemin ifadesi… Anlamak hissetmektir hani…Yapmadan duramama hali, inanmaktır… Hücrelerine kadar hissetmektir… İnsan gerçeğini iyi biliyordu ama… Bu nedenle hiç durmadan anlattı, yazarak, konuşarak… Bizim anlama ihtimalimiz için durmadan çalıştı. Sonra Mani’nin,

“Yazdın yazdın okumadılar,

sen söyledin

onlar başka türlü anladılar,

onlar bu dünyada

başka türlü bir yaşam yaşadılar.”

cümlesini örnek verdi. Ve, “Burada ben kendimi buluyorum. Bu cümleleri de herkese ithaf ediyorum” dedi.

Bunu anlamakta zorlandık, zorlanıyoruz. Çünkü bazen bir dala tutunuruz… Bir öykümüz olsun diye belki de… Hayata teğet geçmeden, hayatı ta dipten derinden hissetmek için ya da… Bu öyküyü en çok aşkla, inançla, umutla yaratmak isteriz mesela… “Ben benim” diyebilmek için… Varlığın tamamlanma hissine ulaşmak için ya da… Bir heves olmayacak kadar köklü olsun isteriz duygularımız… Alışkanlığa dönüşmeyecek kadar asil olsun…

Sonra bir yerde öykümüzün günlük yaşamın koşuşturmacası içinde sıradanlaştığını hissederiz. Ve öykümüzün kahramanlarını soyutlaştırırız yavaş yavaş… Farkında değilizdir belki… Orada uzak bir yerde dokunulmaz kılar, kutsallıklar atfederiz. Yaşadığımız yaşam ile inandığımız yaşam arasındaki uçurum büyümeye başlar. Düşündüğünü hisseden, hissettiğini yapan bir başka deyişle inandığı gibi yaşayan insanlar olmaktan uzaklaşırız… Sorular sorarız, zamanı suçlarız, çağı, ilişkileri… Oysa cevabı yanıbaşımızdadır, Rêber Abdullah Öcalan’ı anlamak, bu dünyadan umudunu kesmemektir esasında…

Yazarın diğer yazıları