Öcalan’ın tutumu

Türkiye’de Kürt meselesi etrafında “şaşırtıcı” ve özellikle hükümeti
sıkıştıran bir gelişme yaşandığında gözler İmralı’ya, PKK’nin kurucusu
ve lideri Abdullah Öcalan’a çevriliyor. Ajans, gazete ve televizyon
haber merkezleri objektiflerini İmralı’dan gelecek açıklamaya
kilitliyor. Ancak iki haftadır çatışmalar yoğunlaşmış, Kürt meselesinde
yeniden şiddet devreye girmiş, can kayıpları da giderek artıyor, Suriye
ve Türkiye’nin arası gerilmiş. Ve Öcalan ile avukatlarının görüşmeleri
iki haftadır yapılan başvurulara rağmen yaz mevsiminde “hava muhalefeti”
nedeni ile engelleniyor. Ama Türk medyasında küçücük bir haber olarak
bile görülmüyor. Türk medyasının ve siyasetinin özellikle de Taraf
gazetesi ve benzerlerinin Öcalan algısı ve yorumunun iki yüzlülüğü şimdi
daha iyi görülüyor. Tamamen beyaz Türk egemenlik bakış açısıyla sadece
işlerine gelen yanı ile konu ile ilgileniyorlar.
Oysa tam da bugünlerde Kürt meselesi ve bölgesel ölçekte yaşanan
gelişmeler konusunda Öcalan’dan gelecek açıklamalar oldukça önemli.
Çünkü Öcalan, Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye ve bölgesel
siyaseti teorik ve politik olarak çok yönlü analiz edebiliyor. Öcalan’ın
öngörülerinin sağlamlığı ve ortaya koyduğu görüşlerin bir çok
siyasetbilimci ve yazarın da yazılarında belirttiği gibi Kürt sorununun
çözümünü sağlayacağı gibi Türkiye’nin de önünü açabilecek güçte. Böylesi
bir potansiyeli ve enerjisi var. Üstelik Öcalan’ın görüşlerinin
toplumsal ve siyasal alanda güçlü bir şekilde hayata geçirecek toplumsal
tabanı ve köklü bir örgütlenmeye sahip olduğunu da unutmamak gerekli. 
Bütün bunları düşündüğümüzde seri halde çözüm projeleri hazırlayan,
öneriler geliştiren ve tarafların sorumluluklarını ortaya koyan
Öcalan’ın bütün bu çalışmaları yaptığı koşullar ise,  son dönemde
görmezlikten geliniyor.
Gerçekten de son dönemlerde özellikle İmralı’da devlet yetkililerinden
oluşan heyetlerle yapılan görüşmelerin gündeme gelmesi ile kamuoyunda
İmralı’nın koşulları değişmiş gibi bir algı oluştu. Sanki herşey yolunda
gidiyor; taraflar eşit koşullara  sahipmiş gibi bir algı yaratılarak
görüşmelerden çözüm çıkacak beklentisine girildi. Ama durum hiç de öyle
değildi. Öcalan 15 Şubat 1999’dan itibaren Marmara Denizi içindeki küçük
bir ada olan İmralı’da bir cezaevinde hücrede tek başına tutuluyor.
Televizyon verilmiyor. Gazeteler seçilerek ve sansürlenerek veriliyor.
Kitaplar da aynı şekilde tek tük veriliyor. Avukatları ile görüşmeleri
haftada bir. O da hava muhalefeti olmaz ve koster de bozulmazsa!.. 24
saat gözetleniyor. Yazın sıcağı, kışın da soğuğu nemli deniz ikliminde
sağlık sorunlarını giderek artırıyor. Yani ağır tecritte. İletişimi ve
dışarı ile ilişkisi yok denecek kadar az. Medya ve kamuoyu bütün bu
durumu son süreçte unutmuş gibi. Devlet ve AKP ise, bu durumdan
kendisine vazife çıkarma peşinde. Herkesin çözüm konusunda çaba
beklediği ve sorumluluk yüklediği Öcalan, “benden susuz bir havuzda
yüzmem isteniyor” diyerek içinde bulunduğu koşullara dikkat çekmişti.
Öcalan içinde bulunduğu koşullarda barış görüşmelerini yapılamyacağına
dikkat çekerek, “Benim yapacaklarım bitti. Bundan sonra benim rolümü
sürdürmem için sağlık, güvenlik ve özgür hareket alanının sağlanması
gerekiyor. Artık bunlar olmadan hiçbir şey yapmıyorum. Bu şekildeki
pozisyonum devlete de, Kürtlere de zarar veriyor. Bu koşullarda barış
görüşmesi yapılamaz.”
Kürt meselesinin demokratik çözümündeki rolü iyi bilinen Abdullah
Öcalan’ın süreçten çekilmesinin yaratacığını herkes çok iyi görmelidir.
KCK, PKK, HPG, PAJK başta olmak üzere onlarca Kürt örgütü Öcalan’ın
durumunu her kongre, konferas ve toplantıda “savaş ve barış gerekçesi”
sayıyor. Dolayısıyla görüşmelerin engellenmesi, tecrit koşullarının
devamı kötüye gidişi gösteriyor. İkincisi ise bu koşulları görmezden
gelerek AKP tarafından “strateji değişikliği” ile içine girilen yeni
savaş hazırlıklarını da normalleştirerek geçiştirmek iyi bir durum
değil. Öcalan’ın bu süreçte devreden çıkmasının yaratacağı sonuçları
düşünmek bile insanı ürkütüyor. Çünkü eğer Öcalan çekilirse, hükümet de
saldırı politikalarını sürdürürse, geriye KCK Yürütme Konseyi’nin 5
Ağustos tarihli açıklamasında dikkat çektiği “bize devrimci halk savaşı
yürütmekten başka seçenek tanınmıyor” cümlesi kalıyor. Bunun da
açıklaması şudur: AKP son 9 yıldır yaşadığı “normal ortamın” sanallığına
kapılmasa iyidir. 30 yıldır Türkiye’yi kasıp kavuran şiddet dalgası
kapıdadır. Sadece bölge illerinin kırsal bölgelerinde ve kentlerinin
kıyılarında değil giderek Türkiye’nin her alanına yayılacak bir şiddet
sarmalının arefesindeyiz. Kaldı ki 15 Ağustos 1984’te PKK öncesi olmayan
bir savaşa girişmişti. Şimdi 30 yıllık bir tecrübe, milyonları bulan
toplumsal taban, dört parçada oluşmuş siyasal kurumsallaşma söz konusu.
Türkiye’nin şartları ise 1984’teki kadar güçlü değil. Çünkü dünya artık
çift kutuplu değil. Tek kutubun da statükosu dağılmış durumda. Ve yeni
kurulacak sistemin merkez üssü ise, Kürt ülkesinin coğrafyasının merkez
olduğu alan. Bu merkezde ise en örgütlü olan güç ise PKK… Peki AKP’nin
yönettiği Türkiye PKK’nin 2. 15 Ağustos’unu kaldırabilir mi?

Yazarın diğer yazıları

    None Found