Oğuz Atay ve esnaf kişilik üzerine

Nurdan Gürbilek, eskiden bana pek güzel gelen bir yazısında Oğuz Atay’ı “Kemalizm’in Delisi” olarak niteliyordu (yazının başlığı “Kemalizm’in Delisi Oğuz Atay”; internette bu başlıkla aratarak yazıyı bulmak da mümkün). Hatta kendim de uzun zaman önceki bir yazımda Oğuz Atay’ın bile en nihayetinde Kemalist olmasından şikayet etmiş, “Oğuz Atay bile sizin delinizdir diyesi geliyor insanın” gibi bir ifade kullanmıştım. Üstelik henüz Gürbilek’in yazısını okumuş da değildim. Gürbilek’in yazısıyla ilk karşılaştığımda aynı imgeyle düşünmüş olmamız doğrusu şaşırtmıştı da beni.

Bununla birlikte, bugün geldiğim yer itibariyle, Oğuz Atay’ın Kemalizm’e sığmayacak kadar ‘deli’ olduğu kanaati hâsıl oluyor bende. Hatta biraz ileri giderek, aslında kendimin ve belki Nurdan Gürbilek’in de en nihayetinde bir Kemalist paradigma içinden düşünmüş olduğunu bile ileri sürebilirim. Yani belki de farkına varılmamış bir bulaşma nedeniyle Atay’ı böyle görmeye eğilim gösteriyorduk. En çok beslendiği iki kaynaktan biri James Joyce (İngiltere-İrlanda asimetrik karşılaşmalarının yazarı; dolayısıyla da Memmi’nin, Fanon’un bir uzak kardeşi) diğeri ise Frantz Fanon olan Oğuz Atay’ı ‘Kemalist’ ilan etmek, onu bir bakıma gerisin geri Kemalizm’in ellerine bırakmak, büyük bir devrimci potansiyeli heba etmek anlamına gelmiyor mudur biraz da? En kötü olasılıkla, büyük sanatçıların içerisinde yaşadıkları toplumların bilinçdışı bilgisini bilince çıkardıkları, bu nedenle bazen yaptıkları işin anlamını kendilerinin bile kavrayamadığı (teori başka bir iş sonuçta) ileri sürülebilir. Yani velev ki Atay Kemalist olsun!

Bütün toplumlarda hakkında konuşulabilir şeylerin sınırları elbette politik olarak tesis edilir. Atay’a Kemalist diyebilmek de bu bakımdan mümkün olmaktadır aslında; çünkü gerçekten de ilk bakışta hakkında konuşulabilir şeylerin sınırlarını pek de zorlamadığı, ironi yoluyla, biraz ters bükerek kişisel acılarını daha katlanılır kıldığı görülür. Ama ya Atay’ın metinlerinin kendileri değil de bu bakışın kendisi bir yüzeysellik içeriyorsa? Yani belki de Atay’ı alımlamamızı sağlayan teorik envanterin kendisi Kemalist’tir (bu yorumun dayanağının Enis Batur olduğunu da belirtmeliyim bu arada). Örneğin Tutunamayanlar’ı neden tutunanlarla dolu bir toplumdaki tutunamayan kimseler olarak düşünürüz de gerçekte kendisi tutunamayan, kök salamamış olduğu için tutunamayan bir toplumun, inşa süreci 1850’lerden itibaren başlayan Türk toplumunun tutunamamasının alegorik anlatımı olarak okumayız? Bu minvalde Korkuyu Beklerken de sürekli hayaletlerin musallat olduğu, karabasanlarla dolu bir ülkenin ‘vatansızlık’ anksiyetesine karşı geliştirmiş olduğu paranoyaların alegorik bir anlatımı olarak belirmez mi? Bir korku Cumhuriyetine işaret etmiyor mudur aslında Atay?

Gürbilek, bana kalırsa son derece haklı bir refleksle ileri sürüyor argümanını; fakat yine bana kalırsa Kemalist olan Atay’ın kendisi değil (belki kendisine rağmen değil), daha ziyade onun metnini belirli bir yorum çerçevesi içerisine sıkıştıranlardır. Benim kanaatime göre Gürbilek, bu yorumla kafa kafaya geliyor; ama metnin biricik anlamı bu çerçeve içerisinde belirmek zorunda değil. Günlüğünde şunları söyleyen Atay’ın modern Türk Devletinin temel koordinatlarını sezmemiş olduğu düşünülebilir mi gerçekten? “Türk romanının sorunu kişiliktir. İnsanımızın kişilik kazanma savaşının önemini henüz kavrayamamış olmasıdır. Kendisiyle hesaplaşma diye bir kavramdan habersiz oluşundandır. Bunun için romanımız düzmecedir. Diyalektik gibi gerçekten büyük kavramların arkasına saklanan cüceler ordusu oluşundandır. Köylünün sefil yaşayışı olgusu büyük roman yazmayı gerektirmez. Buna benzer sözler söyleyenlerin de aslında sözlerinin anlamını kavramamaları da daha acıklı bir durumdur. Halka büyük doğrular adına yalan söylemekten kurtulamamaktır sorunlardan biri. Kültürsüzlüktür. Ve en önemlisi ne kendini ne gerçeği sezememektir. Sezgisizliktir. Duyarsızlıktır. Kültür kopukluğudur.”

Tamam, ama bu kopukluğun hepimizi şuramızdan buramızdan kuşatmakta olduğunu nasıl görmezden gelebiliriz? Şöyle devam ediyor Atay: “Bunları yazmanın da bir yararı yoktur aslında. Kişilik kazanmamış bir yarı aydınlar ortamında, kimsenin yarım yamalak düşünce ve duygu ‘müktesebatı’nı’ irdelemeye, kendi edinimleriyle hesaplaşmaya niyeti yoktur çünkü.” Şimdi politik kamplaşmalar bu kadar kesin olduğu için karşı kampa atıp içinden sıyrılabileceğimiz bir durum mudur bu? Yoksa örneğin “orta nesil Kürt okumuşlar” gibi bir ifadeyle, Kürt yazar-çizerleri aşağılamaya kalkışan, üstelik bunca mahkeme, duruşma, ifade, gözaltı süreçleri içerisinde devletin reel şiddetine kendi sembolik şiddetini de ekleyen bir zihniyet karşısında yazmanın bir yararı var mıdır?

Bu tipleri esnafa benzetiyor Atay: “Herkes kendinden o kadar memnundur ki, bütün endişesi esnaflığını nasıl sürdürebileceğidir, dükkânda mallar eksik olmasın, yeter. Bu mal, köylünün sefaleti, işçinin direnmesi, ya da küçük burjuva aydınının bunalımı olabilir, fark etmez. Esnaf ve tezgâhtar için bütün mallar satılabildiği ölçüde makbuldür.”

Fanon’dan hareketle ve ikna olmuş bir halde lümpen proletaryada her şeye rağmen devrimci bir potansiyel gördüğünü bizzat kendisi söylüyor Atay günlüğünde. Ama bu esnaf kişilik, yani proleter olmayan bu lümpen kişilik, yani eğitimli lümpen kişilik… Buna ne yapılabilir ki tarihin onu tepelemesini, ardiyesine savurmasını beklemekten başka…

Yazarın diğer yazıları