Oikonomia’dan ekonomiye devlet ve olağanüstü hal

Ekonomi terimi, insanlık tarihi açısından oldukça yeni bir dönemde, son birkaç yüzyıl içerisinde bugün kullandığımız anlamda kullanılan bir terimdir. Kökeni Yunanca – Oikonomia. Ev işlerinin idaresi anlamına geliyor ki Aristoteles bunu insanın biyolojik yanıyla ilişkilendirerek tanımlıyor Politika’sında. Yani yeme içmemiz, uyumamız, diğer çeşitli biyolojik ihtiyaçlarımız ve bunların karşılanması yönündeki etkinlikler oikonomia’nın alanına giriyor ve dolayısıyla da Aristoteles bunları ‘siyasal alanın’ dışında, yani evde tutuyor. Çok sonraları modern siyasetin özel alan ile kamusal alan arasında yaptığı ayrımın ve siyasalın yeri olarak ‘kamusal’ı işaret etmesinin de teorik öncülleri… Modern siyaset bu ayrımı getirmek zorunda kalmıştı; çünkü oikonomia/ekonomi artık evde tutulmuyordu. Sermaye birikimi, kendi sonuçlarını da beraberinde getirmiş ve Marx’ın ifadeleriyle burjuva kendi suretinde bir dünyanın inşasına yönelmişti. “Siyasal ekonomi” (yanlış bir biçimde ekonomi-politik olarak tercüme edilen şey) tabiri bile ekonominin artık siyasalın içerisine nasıl yerleşmekte olduğunun bir kanıtı olarak beliriyordu Avrupa modernliğinin ilk dönemlerinde. Oikonomia evden ayrılıyor, bizzat devlet idaresinde bir şey halini alarak siyasallaşıyordu.

Ekonominin bu derece siyasallaşmasının tedrici sonucu siyasalın kendisinin iptali oldu uzun vadede. Bu büyük ve tarihsel açıdan oldukça uzun erimli dönüşümün ilk büyük etkilerini ‘tüketim toplumu’ paradigmasıyla saptadık, büyük oranda 60’lardan itibaren başlayan bir şey olarak. Oysa gerçekte olan biten, kişisel deneyimlerimizin içerisine kaçamayacağımız, görmezden gelemeyeceğimiz kadar girmiş olmasıydı. Olgu değil, semptomları yeniydi. Hatta belki de ‘tüketim toplumunu’ ekonominin önce siyasallaşmasının sonra da siyasal olanı iptal eden yeni yönetimsellik biçimlerini doğurmasının oluşturduğu bir tarihsel dönemin uğraklarından biri olarak okumak bile mümkün. Çünkü yurttaş-insanın yerini tüketici-insanın alması, artık ekonominin kendi mantığını neredeyse bütünüyle kabul ettirmesi anlamına geliyor biraz da.

İnsanı tanımlayan antropolojik ilke ve kategoriler siyasal olmaktan çıkıp ekonomik bir nitelik ediniyorlardı. Yani tedrici bir süreç içerisinde ‘sözde’ değil ‘gerçek vatandaş’ olarak kabul edilen insanlar da hukuksal-siyasal statülerinin aşındığını göreceklerdi. “Devlet baba” tarafından ekonominin çıplak dünyasına terk edilen çocuklar gibiydiler biraz (yeri gelmişken, pek çok insanın son derece haklı protestolarına bile haklılıklarının değil de negatif bir söylemin damgasını vurduğu vakıadandır; insanlar haklılıklarını öne sürmeden ‘terörist’ olmadıklarını beyan ediyorlar. İşte bir baba tarafından terk edilmişlik duygusunu ve endişesini en çok açığa çıkaran olgulardan biri budur).

Bu terk edilme halini neo-liberal ekonomik dalga ve dönüşüm karşısında devletin küçülmesi olarak tarif ve analiz edenler bir hayli çoktu. Fakat neredeyse bütün devletlerin bir olağanüstü hal paradigmasıyla arkaik ‘egemenlik’ biçimlerine, yani hükümranlığa doğru iştahlı kaymaları devletin küçülmediğini, aksine bu dönüşümün zor aygıtı olarak bir güvenlik ve istihbarat paradigmasına çekilmek suretiyle kendini yeniden inşa ettiğini gösteriyor bugünlerde. Üstelik hükümranlık çizgisi, ekonomiye devlet müdahalelerini de eskisine nazaran bir hayli artırdı. Dolayısıyla geriye hukukla sınırlanmayan bir ekonomik alan kalıyor ki bunun yol açtığı sonuçlardan biri de klasik modern devletlerin sonunu getirmesi. Artık devletler kesin birer zor makinesine dönüşmüş durumdalar.

Modern aygıtlarla geleneksel hükümranlığın bir buluşmasına işaret ediyor bu durum. Bunu en açık şekliyle ortaya koyan örnek de medyanın ele geçirilmesi ve Türkiye’de özellikle son yıllardaki kullanım biçimi. Bu kullanım biçiminde eskiye kıyasla çok köklü bir mantıksal değişim söz konusu. Eskiden medya kamuoyunu yönetmek, yönlendirmek ve ideolojik bakımdan manipüle etmek amacıyla kullanılırdı. Fakat artık –uzunca bir süredir– medyanın temel işlevi bir ‘ihtişam’ gösterimi halini aldı. Devletin ve biricik (!) yöneticisinin ihtişamı elbette… Bu durum, iktidarın modern zamanlarda kaybolmuş gibi görünen iki niteliğinin geri dönmesi anlamına geliyor. Daha doğrusu iktidara yönelik olarak beliren iki öğenin geri dönüşü: Tezahüratlar (alkışlar, haykırışlar) ile iktidarı elinde tutan hakkındaki kanıların üretimi ve dolaşıma sokulması. Gösteri toplumunun en büyük, en ihtişamlı, en debdebeli gösterisi… Bir yenilmezlik gösterisi… Padişah var, ama taht yok. Böylelikle, kendi ihtişamının gösterisini yapan bir iktidarın Aristoteles’in kullandığı anlamıyla oikonomia ile yönetimin birbirinden ayırt edilemezliği içerisinde bütün sınırları bulanıklaştırdığına tanıklık ediyoruz. Doymak bilmez bir açlık içerisindeki ekonomi, siyasal hiçbir şey bırakmıyor ortada. Hükümranlık, modern devletlerin tam kalbinde yeniden ortaya çıkarak istisnayı normal durumun kendisi haline getiriyor.

Yazarın diğer yazıları