OKO: Köpeklerin özgürlük mücadelesi…

Cihan DENİZ

Ekrem İmamoğlu valiye köpek dedi mi demedi? Köpek dediği için validen özür dilemeyen İmamoğlu’na mazbatası verilecek mi, verilmeyecek mi gibi aslında çok gereksiz ama bir o kadar da Türkiye siyasetinin düzeyini, demokrasinin geldiği noktayı çok net yansıtan bu garabetin tam ortasında sevgili İdris Baluken’in yeni romanı Oko yayınlandı.

Roman, Hayırsız Ada Soykırımından günümüze çok fazla politik göndermelere sahip bir eserdir. Ama her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, İdris Baluken’in içinden çıktığı toplumda inanç gereği köpeklere bakış göz önüne alındığında, romanın kahramanı olarak bir köpeğin seçilmiş olması romandaki ilk büyük meydan okumadır. Bu kesinlikle çok önemli ve üstünden atlanmaması gereken bir ayrıntıdır. Roman daha bu noktadan başlayarak bizleri kendimizi ve bu dünyayı paylaştığımız varlıklara dönük önyargılarımızı sorgulamaya çağırmaktadır.

Bunun ötesinde roman çok akıcı ve okunması keyif veren bir dille biz insanları kendi yarattığımız “dünya” ile bu “dünyanın” en büyük ötekisi bir hayvanın gözüyle ile yüzleşmeye çağırmaktadır. Eser, sahip olduğu akla, bilime ve teknolojiye dayanarak kendini en değerli varlık olarak gören insana, sadece kendini efendi olarak gören ve tüm kainat ile onun içinde var olan her şeyi kendisi için yaratılmış nesneler olarak gören insana ama özellikle de “erkek” insana ayna tutmaktadır Oko’nun ağzından dökülen “insan demek en basitinden dayak demek” sözü aynadaki aksimizin ne kadar da korkutucu olduğunu ortaya koymaktadır.

Eser, ilk satırlarından itibaren iktidar, mülkiyet, tahakküm, kapatma ve benzeri insan icadı olguların, bunlara yabancı varlıklar için ne kadar saçma, gereksiz ve en önemlisi de tüm varlıklar için ne kadar zararlı olduğunu ortaya koymaktadır. Oko, “insanlar tüm canlılara bahşedilmiş güzelim toprakları çitlerle, duvarlarla ne diye bölüyorlardı” sorusu zihni kurcalayan Oko’nun ilk önce bireysel olarak, daha sonra bir köpek olarak ve en son da yaşayan bir varlık olarak şahit olduğu haksızlıkları, baskıyı ve zulmü sorgulaması ve bunu takiben buna karşı nasıl direnilmesi gerektiği üzerine kurgulanmıştır.

Oko, biz insanlara sürekli sadık, itaatkâr ve benzeri aslında kölelere ait özellikler atfederek “yücelttiğimiz” köpeklerin gözünden özgürlüğün ne anlama geldiğini; insan yaratımı bu “cehennemde” nasıl sevileceğini, nasıl aşık olunacağı ve en önemlisi de nasıl direnileceğini anlatmaktadır. Aynı zamanda Oko, bizlere bu cehennem içine ortak bir yaşamın nasıl kurulacağını ve nasıl sürdürüleceğini, bunun için nasıl bedeller ödenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

İnsan yapımı “cehennem” ile bu cehennemin mağdurlarının tırnaklarıyla yarattıkları “cennet” arasındaki gerilim, eser boyunca hissedilmektedir. Bir yanda İktidarcı, sınıfçı, milliyetçi, cinsiyetçi ve türcü bir paradigma altındaki dünya; diğer yanda ise tüm bunların anti tezi olarak mülkiyetin olmadığı, ezen-ezilen ayrımı, iktidarlaşma olmadan, rol ve görev paylaşımına dayanan bir yönetim anlayışının hakim oluğu herkesten yeteneğine göre alınıp herkese ihtiyacına göre verildiği “komünist ütopya.”

Oko’nun aynı zamanda bu insan cehenneminin insan ötekileri, insan ezilenleri ve onların mücadelesi için de sözü vardır. Eserde, köpeklerin kurtuluş için verdikleri mücadelede insanlara karşı köpek türcülüğüne, insanlara karşı düşmanlığa yer yoktur; romandaki ifade ile “kine kin, kana kan bir köpeğin davranışı olamaz.”

Oko, bu anlamıyla en büyük ötekinin gözünden modern aklın ve onun bizi içine hapsettiği “insan olma” kibrinin bir eleştirisidir. Kitap adeta bizi tüm bu anlayışlarla hesaplaşarak “içimizdeki insanı öldürmeye” çağırmaktadır. Bu çağrı en başta da özgürlük için mücadele edenler bizler içindir.

Sonuç olarak, ilk satırından son satırına okuyucusunu yeri geldiğinde ironileriyle gülümseten, yeri geldiğinde temiz “hayvani” duygularla insanın içini ısıtan, yeri geldiğinde insanın kendisine ayna tutan, bizleri iktidarlar, milliyetler, cinsler, dinler ile kirletilmemiş bir dünyaya davet eden bir romandır Oko.

Yazarın diğer yazıları