Olgusal gerçekliğin kaybı

İçinden geçmekte olduğumuz dönem, uzunca bir süredir, insanların rasyonel eğilimlerinin yerlerini neden oldukça hızlı bir biçimde duygusal eğilimlerinin alabilmekte olduğu üzerine de düşünmeye zorluyor insanı. Karşımıza, mevcut teorik envanterimizin açıklamakta güçlük çektiğini hissettiğimiz şeyler çıktığında, elbette ilk baktığımız yerler benzer deneyimlerden geçmiş toplumlar oluyor. Örneğin diktatörlüğü anlamak için hemen hepimizin ilk baktığı yer Hitler Almanya’sı olmuştu. Ne türlü sembolik öğeler seferber ediliyordu? Tarihle nasıl bir ilişki kuruluyordu? Topyekûn bir halkın bir lider figürüyle simgesel özdeşleşmesi nasıl gerçekleşiyordu? Bu nasıl çözülürdü?

Fakat Hitler Almanya’sını kavramak için de Napolyon’a bakmak gerekmişti. Napolyon da tıpkı Gaius Julius Sezar gibi, asker oluşunu kendisine manivela yaparak krallığa son vermiş 1789 Devriminin ardından kendisini İmparator ilan etmişti. Birleşik bir Avrupa İmparatorluğu rüyaları görüyordu. Marx 18 Buramire’de bunu şu biçimde tarif edecekti: “…1789-1814 devrimi art arda, önce Roma Cumhuriyeti, sonra Roma İmparatorluğu giysisi içinde kurum sattı ve 1848 Devrimi, kimi 1789’un, kimi de 1793’ün ve 1795’in devrimci geleneğinin taklidini yapmaktan öte bir şey yapamadı.” Dolayısıyla Bonapartları (önce Napolyon, ardından Loise) kavramak için de Roma’nın bir Cumhuriyetten bir İmparatorluğa evrilmesi sürecine bakılmıştı.

İçinden geçtiğimiz dönemin ayırt edici özelliğinin bir tür öznel narsisizm üretmesi ve insanların bireysel anlamıyla kendilerini her şeyin merkezine yerleştirmesi yönünde bir eğilim geliştirmeleri olduğu söylenebilir pekâlâ. Herkes bir ekonomist titizliğiyle yaklaşıyor kendi duygularının alanına. Rasyonel düşüncenin bu kadar geri çekildiği, duyguların ve özellikle de coşkunlukların bu kadar öne çıktığı bir dönemi nasıl anlamak gerekir? Ortadoğu’nun her yanında doğrudan ya da dolaylı etkileriyle savaş(lar) söz konusu olduğu için, sözünü ettiğim eğilimlerin bunun bir sonucu olup olmadığı sorusunu sorarak, kendi adıma ilk baktığım yer yine Almanya’nın savaş sonrası (faşizmin yükselişi hemen ardından gerçekleştiği için de 1. Dünya Savaşı sonrası) literatür oldu. Örneğin Helmut Lethen okurken, ‘soğuk kişilik’ olarak bildiğimiz bir Alman tipolojisinin 1. Dünya Savaşının ardından ortaya çıkıp yaygınlaşmış bir kişilik biçimi olduğunu öğrenmek –yine kendi adıma– beni pek de şaşırtmadı. En nihayetinde insanlar, savaş ve ekonomik krizler sonrası yaşadıkları değersizlik duygusu nedeniyle ‘kendilerini ele vermeme’ ya da ‘zayıf görünmeme’ stratejileri geliştirmişlerdi. Yine savaşların ve ekonomik belirsizliklerin yol açtığı kaygılar da kolektif anksiyete diyebileceğimiz bir duygular atmosferine yol açmıştı ki bu düzeydeki anksiyeteleri yatıştırıcı aktör olarak, yani Kolektifin Babası olarak devreye girmek hususunda totaliter bir devlet için bulunmaz nimetti bu duygusal durum.

Yalnızca faşizme giden çizgi değil, örneğin Birleşik Devletler ve İngiltere de deneyimliyordu paralel bir durumu. Kamuoyu yoklamaları denilen şeyler de bu dönemde ortaya çıkmıştı. Öyle ki yirminci yüzyılda bir bulgular endüstrisi ortaya çıktı. Piyasa araştırma şirketleri 1920’lerde anketler yapmaya başladılar ve bunları 1930’larda kamuoyu yoklamalarına doğru genişlettiler. İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, istatistiği ve ekonomiyi yeni yönetim politikalarının düzenlenmesine uygulamak amacındaki Amerikan Girişimcileri Enstitüsü gibi düşünce kuruluşları kuruldu. Kamuoyu yoklanıyor, anksiyeteleri giderilmeye çalışılıyordu. Elbette simgesel düzeyde… Krizleri ortadan kaldırmaya değil, krizleri yönetmeye çalışan bir yönetimsellik biçimiydi söz konusu olan. Çünkü anksiyetelerin sürekliliği, devletin de sürekliliğini garanti altına alıyordu bir bakıma. Fakat burada esas olan, bu türlü bir bilgi akışının, kamudan (ya da halktan) devlete ve politikacılara yönelik olmasıydı.

Yani birileri çeşitli tekniklerle toplumun genel ruh haline ilişkin bulgular topluyordu. Haklarında bulgu toplanan insanlar bu bilgi ve bulgu akışının nesnesi olarak beliriyordu. Şimdilerde teknolojideki gelişme (akıllı telefonlar, tabletler, internet vs.) bilgi ve bulgu akışının bu standart halini kesintiye uğratmış gibi görünüyor. Artık hepimiz aynı anda hem bu bulgu ve bilgilerin nesnesi durumundayız, hem de kendisine bunların sunulduğu bireyler durumundayız. Dolayısıyla sürekli duygudan duyguya geçişler yaşıyoruz. Tam da bu nedenle kamuoyu yoklamaları yerlerini duyarlık analizlerine bırakmış durumda. Üstelik eşzamanlı yapılıyor bu analizler. Örneğin televizyondaki bir canlı yayın tartışmasında, bir adayın retoriğinin her bir anına verilen yükselme ya da düşme tepkileri için canlı seyircilerin tepkilerinin gözetlenmesi…

Artık önemli olan bu tepkiler halini aldıkça da rasyonalite, ya da örneğin Hobbes’tan beri siyasal teorinin merkezine yerleştirmiş olduğumuz muhasebe ve muhakeme, belirleyici güçlerini kaybediyorlar. Kimse ikna olmak da ikna etmek de istemiyor artık; herkes olup bitenlerin kendisini nasıl duygulandırdığıyla ilgileniyor. Olgusal gerçekliğin dünyasından duygusal gerçekliğin dünyasına bir geçiş yaşıyoruz sanki.

Yazarın diğer yazıları