Ölüm siyaseti, toprak ve egemenlik

Dinsel inançlara göre ‘ölü’ Tanrı’nındır, Allah’ındır ya da tanrılarındır. Yani ölü bir öte dünyaya ya da bir öteki dünyaya aittir artık. Ölünün bir sahibi vardır; yaşayanlara düşen, uygun araçları (elbette çeşitli ritüeller) kullanarak bu emaneti sahibine iade etmektir. Bu nedenle İslam dünyasında ölüden hükmün kalktığına inanılır. Bu inanca göre ölü gömülmelidir ki onunla ne yapacağına hükmün sahibi karar versin. İşte Allah’ın yasasıyla devletin yasasının gerçekte karşı karşıya geldiği alan da ölümün bu alanıdır; yoksa öyle Seyit Kutub takipçisi İslamcıların ileri sürdüğü gibi bir tarafta modern hukuk diğer tarafta Allah’ın yasası gibi bir ikilem yoktur; sahte bir ikilemdir bu. Eğer gerçek bir karşı karşıya geliş aranıyorsa, kim olursa olsun, herhangi bir insanın hem ilahi yasanın hem de dünyevi yasanın dışına atılmasına karar verebilen dünyevi bir öznenin ortaya çıktığı yerde aranmalıdır bu: Dünyevi bir iktidarın Allah adına karar verebildiği; ölüyü ilahi hukukun da dışına atabileceğine dair bir cüreti sergilediği yerde.

Bu yer bugün, yani yirmi birinci yüzyılında başlarında bize ne söylüyor? Kestirmeden yanıt vereceğim: Biyo-politik çağdan çıkıp nekro-politik çağa girmiş olduğumuzu söylüyor. Biyo-politika, yani canlı bedenleri uysal bedenlere dönüştürme işi; nekro-politika, yani ölümün ve dolayısıyla hayatın anlamına hükmetme, bunları belirleme işi… Oysa bu çağa kadar, ölüme dair bir karar verme edimi, ölünün sahibine bırakılmış bir edimdi. Ya da zaman zaman bu yönde örneklerle karşılaşılmış olsa da iktidarın asli stratejisi bu değildi; çağımızda, iktidarın asli stratejisi halini almış durumda bu edim. Bu dünyanın ve hayatın anlamını ölüm üzerinden kurmak yönündeki bir edimdir bu.

Bu strateji, ölüme hükmetmeye dönük bu strateji o kadar olağanlaşmış ve doğallaştırılmış durumda ki bir grup HDP’linin bir cenazeye katılması ‘çeşitli hassasiyetler’ adına eleştirilebiliyor. Hâlbuki bu topraklar, örneğin çarşıdan bir cenaze geçiriliyorsa, herkesin kalkıp bir omuz verdiği, bir süre taşıyıp yerini bir başkasına bıraktığı topraklardı. Çünkü kim neye inanıyor olursa olsun, ölü bir emanetti ve sahibine götürülmeliydi. Kürdistan’da ölümün bu anlamının değiştirilmeye çalışılmasına tanıklık ediyoruz: Artık ölüm siyasal bir anlam taşıyor; hayatın sonu olmaktan başka bir anlama geliyor. Ölü Allah’ın olmaktan çıkarılıyor; Devlet tarafından damgalanıyor. Sanki Allah ölüde devletin damgasını görecektir de devlete boyun eğecektir gibi bir hal! Yoksa kim ölü konusunda böyle bir karar verip hâlâ Müslüman kaldığını beyan etme cüretinde bulunabilir? Bizatihi teolojik yasayı iptal ederken üstelik…

Egemenliğini ilahi hukuk üzerinde de icra edebilir olduğu varsayımıyla hareket eden bir devlet var karşımızda. İlahi hukukun alanına da müdahale etmeye çalışıyor; oradaki hükmü de kendi tekeline geçirmeye çalışıyor. Belki de Fransız antropolog Marcel Gauchet “Devlet varsa din yoktur” derken sonsuzca haklıydı. Çünkü sadece dünyevi hukuk ve iktidar alanına değil, ilahi hukuk ve iktidar alanına da hükmetmeye çalışan dünyevi bir iktidar biçimiyle karşı karşıyayız. Garip, fakat İslami bir hüviyetin taşıyıcısı olmak iddiasındaki bir iktidar, bir başka açıdan bakarsak, bizzat Allah’la rekabet ediyor. O halde kimdir gerçekte ilahi hukukun dışına düşen?

Bu politik strateji, ölünün mekânla ve toprakla bağını koparmak amacını güdüyor. Biyo-politika canlı bedenin toprakla bağını koparmak suretiyle işliyordu; buna karşılık nekro-politika büsbütün mekansız bırakma hedefini taşıyor. Canlı bedenin toprakla bağının koparılarak yönetilmesine dair bir örneği Ortadoğu tarihinden vermek mümkün. Halife Abdülmelik zamanında Irak Valisi olan Ebu Muhammed el-Haccac vergilerin dozunu bir hayli yükseltince Iraklı köylüler vergi yükünden bunalarak Müslüman olmaya başlamışlar. Bunun üzerine Haccac Müslüman olmayanların Müslüman olmalarını yasaklamış. Anlatıya göre, bundan haberdar olan Halife Abdülmelik “Halifenin işi vergi toplamak değil, İslam’ı yaymaktır” diyerek Haccac’ın yasağını lağveden bir ferman ilan etmiş. Ne kadar güzel! Fakat Emevi Halifesinin bu arada vergi sistemini değiştirmiş olduğundan, vergiyle toprak arasındaki ilişkiyi kopararak, insanları yalnızca var oldukları için, yani yalnızca hayatta kaldıkları için vergilendirme yönünde bir düzenleme yapmış olduğundan pek söz etmez kimse. Üstelik bu yeni vergi biçimi de Tevbe Suresi 29. Ayete dayandırılmış: “Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın” (Diyanet Çevirisi). Yani tuhaf bir bükülmeyle, Haccac’ı lağvetmek bir yana, Haccac’ın o güne kadar yapmış olduklarını da meşrulaştıran bir hamle…

Canlı bedenin toprakla bağını kopararak onu yöneten iktidar biçimi, bugün yerini cansız bedenin toprakla bağını koparma stratejisine bırakmış bulunuyor Kürdistan’da. Bundan yaklaşık 10 yıl kadar önce, bir tartışma sırasında, bir arkadaşıma, biraz da kızarak, “Kürtlerin örneğin Birleşik Devletlerdeki siyahlar gibi olmadıklarını” söylemiştim. Hatırlanırsa, neredeyse bütünüyle ‘bireysel haklar ve özgürlükler’ perspektifinden tartışılmaya başlanmıştı her şey ve benim itirazım da buna dönük bir itiraz içeriyordu. Bireysel haklar ve özgürlükler meselesini elbette küçümsüyor değilim; fakat tartışmanın bu eksene sıkışmış olması, aslında Kürtlerin toprakla bağlarının kopması anlamını da içeriyordu bir yandan. Oysa bana göre Kürtler, her şeyden önce toprak üzerindeki egemenlik hakları gasp edilmiş bir halk durumundaydı. Bugün bu gasp, kendisini ölülerimiz konusunda da gösteriyor.

Yazarın diğer yazıları