Olumsuzlama, kimlik, siyasal ölüm

Abdurrahman AYDIN

Edward Said’in ‘oryantalizm’ kavramını salt özcü bir perspektiften ele almak bir hayli yaygın bir temayül haline geldi. Özellikle de Ortadoğu İslamcıları sıklıkla yapıyorlar bunu. Her türlü eleştirinin önünü kapatan bir maymuncuk işlevi görüyor artık bu kavram. Kendi topraklarımızda olan biten işlere ilişkin her türlü eleştiri, bu defa tersinden, bir oto-oryantalizm olarak da kodlanabiliyor (maksadım elbette oto-oryantalizm diye bir şeyin var olmadığını ileri sürmek değil; daha ziyade bir kavramın istismar ve suiistimal edilişine işaret etmeye çalışıyorum). Bu kavram İslamcılığınğın siyasal hegemonya aygıtlarından birine dönüştü ne yazık ki, en azından Türkiye’de durum bu.

Said’in tanımı aşağı yukarı şu biçimdeydi: Ötekini olumsuzlayarak kendini tesis etmek ve bu ötekinin bilgisini onu yönetmek üzere üretmek. Fakat Said bilgi kavramını da Foucault’daki anlamıyla kullanıyor. Yani “Orada bir şey var ve onun da bir bilgisi var; ben de işte o nesnel, bağımsız bilgiyi bulup üreteceğim ve bu bilgiyi oraları yönetenlerin hizmetine sunacağım” biçiminde bir bilgi rejimi değil söz konusu olan. “Sen şöyle olduğunu ileri sürüyorsun, ama aslında böylesin” diyen, yani yalnızca nesnel olmamakla kalmadığı gibi, hakkında konuştuğu şeyi de başkalaştırmak arzusunu güden bir bilgi rejimidir iş başında olan. Bir bilgi biçimini bir özneye giydirirken söz konusu özneyi hem bilgi nesnesi kılan hem de bu türlü bir nesneleştirilmişlik içerisinde o bilginin öznesi haline getiren bir bilgi rejimi…

Kavramı istismar edenler, aslında bir taşla iki kuş vuruyorlar. İlki, yukarıda da dile getirdiğim biçimiyle kendilerine dönük eleştiri hatlarını kesintiye uğratmaları. İkincisi ise kavramın bizzat kendilerine ilişkin bir şeyleri de açığa çıkarmakta olduğu olgusunu görünmez kılmaları. Sanki bu kavram, söylemsel ve siyasal bir yapının işleyişi, bir mekanizmanın çalışma biçimi olarak değil de mekânsal olarak Batı’da, yalnızca ve yalnızca Batı’da üretilen bir şeymiş gibi davranarak, örtük bir stratejiyle ‘doğulu olmayı’ da kendi tekellerine geçirmeyi başardıkları bir zemin de buluyorlar bu sayede. Ve yine oryantalizmi, özcü bir tarz ve biçim altında Batılılık kategorisinin altına yerleştirerek çok ciddi bir siyasal olguyu, bir el çabukluğuyla bir kimlik sorununa indirgiyorlar. İslamcı söylem içerisinde köksüzleştirilmiş haliyle ‘oryantalizm’ kavramı Said’in işaret etme amacını güttüğü şeyden bambaşka bir şeye işaret etmeye başlıyor. Neden?

Bazen bazı kavramları ve fikirleri ehlileştirmenin yolu onları gasp etmekten, kendi tekeline geçirmekten geçer. Said, kavramı birtakım özcü karşıtlıklara işaret etmek için geliştirmemişti. Batılılık fikrinin temelinde olumsuzlanmış bir öğe olarak Doğululuğun bulunduğunu gösteriyordu bu kavramla. Yani Batılı söylemin yapısını söküyor ve bu yapının temelinde, temelde durduğu için görünmez kılınmış olan bir Doğu imgesinin bulunduğunu saptıyordu. Bir başkasını olumsuzlayarak, değersizleştirerek kendini inşa etmek biçimindeki bir durum… İslamcı söylemin de kavramı yeniden özcü karşıtlıklara hapsetmesinde tam olarak bu olumsuzlama, değersizleştirme ve kendini de bunların üzerine inşa etme mekanizmasını gözlerden saklamak biçiminde örtük, belki kendilerinin bile bilincinde olmadığı bir strateji çalışıyor. Çünkü bu mekanizmayı gözden saklamak, tam da bu mekanizmanın işlerlikte olduğu durumları da gözden saklar. Bütün İslamcı söylem zaten yekpare bir olumsuzlama ve değersizleştirme zemininden yükseliyor değil midir?

Türkiye’de 15 yıllık iktidarlarının ardından bu siyasal sermayeyi tüketmiş oldukları kanısındayım. Müslümanlığın değil, İslamcı söylemin çalışabilirlik koşulu olumsuzlama ve değersizleştirmedir (yeri gelmişken, İslamcılığın hegemonyası altında hemen hepimizin olumsuzlamayı ve değersizleştirmeyi eleştiri zannettiği durumlara zaman zaman savrulmuş olmamız da çok şey söylüyor aslında bu mekanizmayla ilgili olarak). Bu nedenle İslamcı söylemin hiçbir zaman pozitif bir içeriği var olamamaktadır. “İşte düşman!” diyerek bu kadar kolay mobilize edilebilmelerinin nedeni de budur. Bunun söylemi de öznesi de başka türlü çalışmayı becerememektedir. İşte iktidar açısından sonuna gelmiş oldukları durum da budur. Artık güç bakımından her şeyi yapabilir durumda olduklarında, hukuku, hukuk devletinin kendisini bile askıya alabilecek kadar güçlü (!) oldukları bir durumda, olumsuzladıkları ve değersizleştirdikleri öğelerin onlar açısından bu kadar güçsüz olduğu bir durumda, hiçbir pozitif içerik geliştirememektedirler. Negatif içerik ise yani olumsuzlanıp değersizleştirilmiş öğeler ise artık bu kimliği ayakta tutabilecek öğeler olmaktan çıkmışlardır. Akıl sahibi bir iktidar bu sermayeyi, tam da olumsuzlama üzerine çalışabildiği için tükenmeye mahkûm olan bu sermayeyi peyderpey yemeyi tercih ederdi. Ama zaten akıl sahibi bir iktidar olumsuzlayıcı kimlik inşalarına bu kadar teslim de olmazdı.

Olumsuzlayacak hiçbir şeyin kalmadığı bir ülkede pozitif bir değer de üretemiyorlar. Bunun adı siyasal ölümdür. Bir grup akademisyenin sivil ölümünün peşi sıra koşan bir iktidarın, bu koşunun ardından kendi siyasal ölümüne ulaşması da bir hayli ironik!

Yazarın diğer yazıları