Öncülük ve direniş diyaletiği

Kürdistan’daki ölüm sessizliğini öncü direnişiyle bozan PKK’nin hepimize öğrettiği bir gerçek vardır: Öncü güç olmadan soykırım rejimine karşı direniş olmaz! Öncü güç sayesinde direniş başarılmış ve kurtuluş kapıları aralanmışken soykırım rejimi emperyal güçlerin desteğiyle bu kapıları sonsuza dek kapatmaya çalışıyor.

Öncü güç olmadan Rojava direnişi bu kadar büyük gerçekleşmezdi. Fakat sadece öncü gücün direnişiyle zafere yürümeye çalışmak da devrimci halk savaşı stratejisine uymaz. Büyük bedellerle gelişen Rojava deneyimi Bakur ve diğer alanlar için de geçerlidir. Halkın savaş koşullarına göre örgütlenmesi ve direnişte yer alması öncelikle öncülüğün bu zihniyete girmesini gerektirir.

Rojava için örgütsel ve politik konularda eleştiri yapanlar bazı yönlerden haklı olabilir ama bunlar direnişi daha fazla büyütmek için olmalıdır. Bununla birlikte asıl bakılması gereken yer Bakur’dur. Rojava’da tüm dünyanın hayranlığını kazanan muazzam bir direniş var. Bakur’da da kendine göre direniş konumunda olanlar vardır elbette. Tüm baskılara rağmen boyun eğmeyen, diz çökmeyen direngen bir halk gerçekliği vardır. Fakat şimdi sadece teslim olmamak yetmiyor, sözün gerçek anlamıyla faşizmi yıkmak gerekiyor. Faşizmi yıkacak bir direniş ise ancak öncülükle direniş arasındaki diyalektiğinin doğru kavranmasıyla mümkün hale gelebilir. Buna öncü ve halk bağlantısı da diyebiliriz.

Uzun süredir orta sınıf etkisinden bahsediliyor. Bu konuda HDP’ye de eleştiriler yapılıyor. İktidarın HDP’yi Kürdistan’a sıkıştırmak istediği ve bazı yaklaşımların buna zemin olduğu belirtiliyor. Bunların tümü doğru olabilir ama esasen TBMM’nin kuruluşunun yüzüncü yılında yani 2020 yılında HDP’nin tümden meclisten atılması ve bitirilmesi hedefleniyor. Gerçi Kürt-Türk ittifakıyla kurulan ilk meclisin 100. Kuruluş yılından bahsetmek zordur, çünkü o meclis sadece 4 yıl yaşayabilmiş ve Kürtler daha o zaman meclisten kovulmuş, 1924 Anayasasıyla ittifak bitmiştir. Bugüne bakarsak; eğer HDP sadece bir meclis partisi olsa bu durumda gerçekten bitebilir ama HDP halkların partisi olduğu için meclisten atılmakla da bitmez. Binlerce yöneticisi ve üyesi tutuklandığı halde ayakta olan bir partiyi hiçbir güç bitiremez. Eleştiriler ise elbette ilgili mekanizmalarda tartışılır ve gelişme zemini yapılır. Bu da demokratik siyasetin gereğidir. HDP böylece halkların umudu olmayı sürdürecek, 2020 yılındaki saldırılar HDP’yi değil AKP-MHP kirli ittifakını ve kanlı iktidarını bitirecektir. Çünkü HDP tüm saldırılara karşın halkların onurunu ve geleceğini temsil ediyor. Yenilmez, yıkılmaz bir parti olduğunu kanıtlamıştır ve eleştirilerle daha fazla güçlenecektir.

Burada dikkat çekmek istediğimiz asıl husus halkın direnişine öncülük yapması gerekenlerin kendilerini fazlasıyla legal alana endekslemiş olmalarıdır. HDP’nin direnişte önemli bir rolü vardır fakat halk mücadelesinde akla gelen her şey HDP’ye yüklenemez. Halkın onlarca, yüzlerce kurum ve örgütü vardır. Rol ve misyonu gereği HDP’yi her şeyin merkezine koymamalıyız. Aynı şekilde HDP de her şeyin merkezine kendini koymamalıdır ve direnişte daha somut olmayı bilmelidir. Öte yandan halkın radikal direniş öncülüğü rolünü oynaması gerekenlerin de kendilerini legal siyaset ölçüleriyle kıyaslamaması gerekir. Kaldı ki faşist iktidar “legal siyaset” diye bir alan da bırakmış değildir. Buna rağmen direnişin legal alana sıkıştırılması çok tuhaf bir durumdur. Üstelik bu durum biraz normalleşmiş olacak ki söz ve pratik birbirini tutmuyor. Mesele bedel ödemeyi göze alıp almamak değil, öncülük zihniyetidir. Yani soykırım rejimi karşısında rolünü bilme ve ona göre davranma, örgütlenme, planlama yapma ve harekete geçme sorunudur.

Zihniyetteki algı ve ölçüler legal alanın kendine has algı ve ölçüleri olunca faşizmi yıkmaya değil belki biraz onun karşısında ayakta kalmaya yetmektedir. Bunun da ne kadar süreceği belli değildir. Faşizmi yıkacak zihniyet, sömürgeciliği gerçekten sömürgecilik olarak gören, soykırım rejimini kökten reddeden zihniyettir. Özgür bir zihniyet gelişmeden özgür yaşam ilkeleri de gelişmiyor. Bu nedenle soykırım rejimi başta olmak üzere yok edici, yıkıcı ve tutsaklaştırıcı her türlü gericiliğe karşı başarıyla direnmek de mümkün olmuyor.

Özgür yaşamın ne olduğunu bilmeyen zihniyet, soykırım rejimiyle birlikte yaşayabileceğini sanan ve sonuna dek kendini kandıran zihniyettir. Bu bir suçtur hatta Önder Apo bunun soykırım suçuna ortak olmak anlamına geldiğini belirtmiştir: “Ya özgür yaşam ya soykırım birlikte yaşanacak bir ikilem asla olamaz. Bu suça asla böyle yaşayarak ortak olamayız.” Sözleri soykırımın tek suçlusunun egemenler olmadığını anlatmaya yetmektedir.

Direnmenin iyi olmayacağını salık verenler tarihten hiçbir şey anlamamışlardır. Bunun Kürdistan’daki karşılığı işbirlikçiliktir, ihanettir, kölece ve onursuzca bir yaşamdır. Bunun en açık kanıtı ayyuka çıkmış Kürt düşmanlığına rağmen AKP saflarında siyaset yaptığını sanan Kürtlerdir.

Direnenlerin ise faşizmi yıkacak direniş konusunda daha fazla derinleşmesi, milyonları harekete geçirecek tarz üzerinde yoğunlaşması gerekiyor. Bunun için de her türlü geriletici bağdan kopacak demokratik, özgür zihniyete ihtiyaç vardır. 22 yıldır İmralı işkence sistemine direnen Önderlik zihniyeti ve duruşu hepimize örnektir. Başka ölçü aramaya gerek yoktur.

Yazarın diğer yazıları