Örgütlenme ve mücadele kazandırır

                                                     Selahattin ERDEM

Mevcut haliyle AKP-MHP iktidarının ekonomi politikası “Kazanla al, kaşıkla geri ver” haline gelmiş durumdadır. Bu biçimde güya halka bir şeyler veriliyor olunmakta ve halkın buna sevinmesi istenmektedir. Bilindiği gibi, buna “Bio-iktidar” denilmektedir. Özü ise, bireyi ve toplumu yoksullaştırarak satın almaya dayanmaktadır. Erdoğan-Bahçeli faşist diktatörlüğü, yaşadığı derin ekonomik krizi bu tür yöntemlerle aşmaya çalışmaktadır.

Tabi faşist diktatörlüğün krizi aşma çabası sadece ekonomik alanla sınırlı da değildir. Faşist özel savaşı tüm boyutlarda olabildiğince tırmandırmaktadır. Söz konusu boyutların yedi tane olduğunu, 13 Nisan 2009 tarihinde yaptığı okul kapanış konuşmasında dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ifade etmişti. Her ne kadar bir dönem belli bir çelişki ve çatışma yaşasa da, Tayyip Erdoğan Yönetimi İlker Başbuğ’un bu teori ve planını esas alıp uygulamaya koymuştu.

Örneğin bu teoriye göre, faşist diktatörlüğü ayakta tutmak için kullanılacak özel savaşın temel bir boyutu psikolojik savaştır. Dikkat edilirse, tamamen hile ve yalana dayalı psikolojik savaşı AKP-MHP faşist diktatörlüğü çok etkili bir biçimde kullanmaktadır. Halk içinde derler ya, gerçekten de yüzü kızarmadan peş peşe yalan söyleyebilmektedir. Bir anda yeni bir şey uydurarak var olan gündemi değiştirebilmektedir. Bu konuda Kürt düşmanlığına dayanan şoven milliyetçilik her türlü veriyi sunmaktadır.

Özel savaşın bir başka boyutunun baskı, zulüm ve terör uygulamasını sürekli tırmandırmak olduğu bilinmektedir. Erdoğan-Bahçeli faşist diktatörlüğünü zulüm uygulamasında hiçbir hukuk ve ahlâk kuralı durduramamaktadır. Halk içinde yıkılması istenen bir iktidar için derler ya, zulmün artsın diye; AKP-MHP faşist diktatörlüğü işte bu düzeye ulaşmış durumdadır. Ekonomik alandaki bio-iktidar, siyasi alanda soykırım operasyonlarıyla ve askeri alanda da Efrîn’den Bradost’a kadar sınır dışına çıkartılan işgal savaşlarıyla sürdürülmektedir.

Tayyip Erdoğan Yönetimi 14 Nisan 2009 tarihinde başlattığı siyasi soykırım operasyonlarını özellikle son günlerde doludizgin yürütmektedir. Bir yandan Kürdistan’ın Bakur, Başûr ve Rojava parçalarında askeri saldırıları en üst sınıra tırmandırırken, diğer yandan siyasi soykırım operasyonlarını da günün yirmi dört saatinde yürütür hale gelmiştir. Esas olarak demokratik Kürt siyasetini hedefleyen bu operasyonlar, aynı zamanda Kürtlerle ilişkilenen herkesi de hedeflemektedir. Adeta Kürtlere merhaba diyen herkes, Tayyip Erdoğan’ın ihbarı ve emri ile zindanı boylamaktadır. Bu temelde Kürt halkı ve Kürt siyaseti yalnızlaştırılmak istenmektedir.

Kuşkusuz AKP-MHP faşist diktatörlüğünün yoğunlaştırdığı bu saldırıların birçok nedeni ve amacı vardır. Örneğin tam bir çöküş sürecinde olması bu saldırıların en temel bir nedenidir. Söz konusu faşist terör ve saldırılarla Erdoğan-Bahçeli faşist diktatörlüğü ayakta kalmaya ve ömrünü uzatmaya çalışmaktadır. Yoksa gerçekten de ayakta kalma şansı yoktur. Osmanlı’nın son yönetimi olan İttihat ve Terakki’nin 600 yıllık imparatorluğu çöküşe götürmesi gibi, TC’nin son yönetimi olan AKP-MHP faşist diktatörlüğü de yüz yıllık cumhuriyeti çöküşe götürmektedir.

Çok açık ki, artan faşist baskı ve saldırıların çok önemli bir amacı da yaklaşan yerel seçimler olmaktadır. Saldırıların esas olarak HDP’yi ve onunla ilişki ve ittifak içinde olan kesimleri hedeflemesi, esas nedenin yerel seçimler olma olasılığını güçlendirmektedir. Daha resmi olarak seçim sürecine girmeden HDP’nin tüm aktif çalışanları tutuklanıp zindanlara konarak, yerel seçimleri HDP’nin kazanması engellenmek, yerine AKP adaylarının kazanmasının önü açılmak istenmektedir. Dahası bütün bunlara rağmen, yine de kazanan HDP adayları olursa, onların da görevden alınarak yerlerine “Kayyum atanacağını” bizzat Tayyip Erdoğan açıklamış bulunmaktadır.

Kuşkusuz bu açıklama iki bakımdan önemlidir ve ciddiye alınmayı gerektirir. Birincisi, zaten yüzündeki tüm maskeler düşürülmüş olsa da, yine de Tayyip Erdoğan Yönetiminin karakterini çıplak bir biçimde ortaya koymasıdır. Meydanlarda “Milletin üzerinde başka bir irade olamaz” diye bas bas bağırarak iktidara gelen Tayyip Erdoğan’ın, “Millet iradesinden anladığı” işte bu olmaktadır. Çok açık ki, Tayyip Erdoğan’a oy verenler millettir ve milli iradeyi temsil etmektedir, onun dışındakilere, örneğin HDP’ye verilen oylar ise milletin ve milli iradenin dışındadır! Dahası Tayyip Erdoğan’a göre onlar “Yerli ve milli değildir ve de teröristtir”! Zaten bütün faşist diktatörlüklerin zihniyeti ve siyaseti böyledir.

İkincisi ise, bu tür açıklamalar ve saldırılar karşısında doğru demokratik siyasetin ve tutumun ne olması gerektiği hususudur. Öncelikle söz konusu açıklama HDP tabanını korkutmaya ve ürkütmeye, böylece HDP’ye oy vermekten caydırmaya yöneliktir. En azından “Zaten seçeceğim belediye başkanı görevden alınacak, o halde oy kullanmaya ne gerek var” algısı yaratarak, HDP seçmeninin sandığa gitmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Diğer yandan, gerçekten de seçim sonrası AKP-MHP faşist diktatörlüğü HDP’li seçilmiş belediye eşbaşkanlarını görevden alabilir. Nitekim bundan önce seçilmiş olanları görevden atmış ve “Kayyum” adıyla belediyeleri gasp etmiştir. Bu bakımdan söz konusu açıklama ciddidir ve bu durum bilinerek tutum geliştirmek gerekir.

O halde faşist reis Tayyip Erdoğan’ın söz konusu açıklamaları ve tehditleri karşısında doğru demokratik ve yurtsever tutum ne olmalıdır? Şimdi işte bu soruya herkesin net ve kesin cevap vermesi, ortada farklı anlamlara gelecek herhangi bir muğlaklığın kalmaması gerekir. Çünkü muğlaklık ve tartışmalı durum da AKP-MHP faşist diktatörlüğüne hizmet edecektir. Zaten söz konusu açıklama ile Tayyip Erdoğan’ın bir amacı da bu olmaktadır.

Kuşkusuz öncelikle Tayyip Erdoğan’ın söz konusu açıklamasının antidemokratik ve faşist karakterini her yerde teşhir etmek gerekli ve önemlidir. Bu temelde Erdoğan-Bahçeli faşist diktatörlüğünün teşhirini ve tecridini geliştirmeye çalışmak gerekir. Elbette bunda herkes hemfikirdir; bir görüş ve tutum farklılığının olacağını sanmıyoruz. Ancak faşizme karşı mücadelede öncelikli ve önemli olan bu tutum, tabi ki yeterli değildir. Başka adım ve çabalarla beslenmesi gerekir.

Peki söz konusu başka adımlar neler olmalıdır? Belli ki bunlar korkmak, ürkmek, geri çekilmek veya bir uzlaşma arayışı içinde olmak olamaz. Açıklamanın temel bir amacı zaten korkutup geri çekilmeyi sağlamak ve böylece HDP seçmenini oy kullanmaktan caydırmak olduğu için, böyle davranmak doğrudan AKP-MHP faşizmine hizmet etmek olur. O durumda da AKP adayları seçileceği için, zaten kayyum bu biçimde gerçekleşmiş hale gelir. Bu nedenle, tek doğru demokratik ve yurtsever tutum, baştan itibaren en geniş demokratik birliği yaratma temelinde AKP-MHP tehditlerine karşı durmak, en üst düzeyde seçim propagandası yürüterek seçim günü sandığa gidip HDP adaylarına oy vermek olmalıdır.

Bu noktada kendine sol ve sosyalist diyen bazı çevrelerin yapmak istediği gibi, HDP’den uzak durarak, seçimde bağımsız aday gösterme veya CHP’ye yamanma da bir demokratik seçenek kesinlikle değildir. Çünkü, CHP’nin de aslında pek bir farkı yoktur. Bu durumda gerçek demokratik alternatif ortadan kalkar. Zaten faşizmin istediği de budur. Böyle bir durum, belki güncel de biraz maddi imkân yaratır; ancak faşizme karşı mücadeleyi zayıflatarak faşizmin ömrünü uzatır. Oysa faşizmi çöküşe götürecek tutum içinde olmak gerekir ki, bunun da faşizme karşı demokratik alternatifi ve mücadeleyi geliştirmek olduğu açıktır.

Bu noktada önemli bir boyut, AKP-MHP faşist diktatörlüğünün “Kayyum” adıyla gerçekleştireceği gaspa karşı baştan itibaren örgütlü alternatifi yaratmaktır. Yani seçim sürecinde demokratik adaylar etrafında öyle bir halk örgütlenmesi yaratılmalıdır ki, seçimden sonra faşist yönetim “Kayyum” atasa da, halk kendi seçtiği eşbaşkanlarla kendi yerel yönetimini işletebilmelidir. “Kayyumu” dinlememeli, kendi alternatif demokratik yerel yönetimini sürdürmelidir. Kısaca AKP-MHP faşist diktatörlüğünün saldırı ve tehditlerine karşı örgütlenme ve mücadele ile kazanmayı bilmek gerekir.

Yazarın diğer yazıları