Örgütlü toplum direnir

Türk ulus-devlet faşizmi demokratikleşmenin ve Kürt sorununun çözümünün önünü tıkatarak, yani bölgedeki ulus-devlet statükoculuğunu koruyarak Ortadoğu’yu Üçüncü Dünya Savaşı içerisine soktu. 24 Ağustos’taki Cerablus işgaliyle de kendisi doğrudan bu savaşın içerisine çekilmiş oldu. Son iki yıldır DAİŞ-Kürt savaşı biçiminde süren çatışmalar da şimdi tüm cephelerde TC-Kürt savaşı haline geldi. Bu savaşın ne tür sonuçlar vereceği önümüzdeki süreçte görülecektir.

AKP kalemşorları istedikleri kadar Cerablus’un fethinden söz edip dursunlar, gerçekte olan Türkiye’nin gırtlağına kadar Üçüncü Dünya Savaşı içerisine çekilmiş olmasıdır. Aslında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik geliştirilen Uluslararası Komplo da söz konusu savaşın bir parçasıydı. En son 15 Temmuz günü yaşanan askeri darbe girişimi de söz konusu savaşın bir sonucu oluyor. 20 Temmuz’da AKP tarafından ilan edilen OHAL darbesi de söz konusu savaşı sürdürüyor.

Aslında Necmettin Erbakan’ın Milli Görüş çizgisinden geliyor olması nedeniyle, AKP’nin iktidar olması, Türkiye’de bu gidişatın değişebileceği yönünde bir izlenim yaratmıştı. AKP’nin “Üç Y’ye karşı” diyerek geliştirdiği söylem de birçok çevrede söz konusu beklentiyi artırmıştı. Yine Tayyip Erdoğan’ın 2005 yazında Ankara ve Diyarbakır’da Kürt sorununun çözümüne dair söyledikleri bu beklentiyi daha da güçlendirmişti. Bütün bunları görünüşte mevcut devlete muhalif duruşu yaratıyordu.

Peki AKP gerçekten devlete muhalif miydi? Böyle olmadığı bugün tartışma götürmeyecek bir açıklık ve netlikle ortaya çıktı. Demek ki AKP’ye rağmen birçok çevre AKP’nin öyle olmasını istiyordu. Dolayısıyla AKP’de olmayan şeyleri AKP’den bekliyordu. Acaba iç ve dış ortam açık olsaydı, o durumda AKP yönetimi Kürt sorununun çözümüne yönelmez miydi? Pragmatik yapısı nedeniyle böyle bir politik yönelim içerisine girebileceğini insan düşünebiliyor. Ancak küresel sistemin ve ordunun buna kapalı olması AKP’yi mevcut politikaya yöneltti. Bu konuda PKK ve Kürtlerin çabası Türkiye’yi yeni bir politikaya yöneltmeye yetmedi.

Kürt özgürlük direnişi 12 Eylül 1980 faşist-askeri darbesinin tam hakim olmasına zaten izin vermemişti. Özellikle 1990’lı yılların başından itibaren TC biçimindeki Türk ulus-devlet sistemini ciddi bir sarsıntı içine sokmuştu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yöneltilen uluslararası komplo da, gelişen Kürt direnişi karşısında başarısız kaldığı için bu durumu değiştirememişti. Bütün bunlara çok zayıf bir temelde iktidara gelen ve iktidarda kalabilmek için devlet sistemiyle istediği gibi oynayan AKP yönetimi eklenince, ortaya tüm çivileri dökülmüş olan mevcut devlet sistemi çıktı.

Dolayısıyla hiç kimse mevcut durumun değişeceği ve eskiye dönüleceği beklentisi içinde olmamalıdır. Türkiye’de artık CHP’nin kurduğu devlete dönülmesi mümkün değildir. 12 Eylül faşist-askeri darbesi de adını ettiği İkinci Cumhuriyeti kuramamıştır. AKP’nin kendi dinci-milliyetçi çizgisinde söz konusu faşist diktatörlüğü restore etme planları da tutmamaktadır. Dolayısıyla geriye AKP’nin mevcut örgüt veya şirket yönetimine benzeyen, padişahlık devrini çağrıştıran yönetim tarzı kalmaktadır. 

Kürt sorununun çözümüne dayalı bir demokratik devrimle bu yönetim aşılıp yeni bir Demokratik Cumhuriyet inşa edilmedikçe ve de edilene kadar Türkiye’deki mevcut yönetim tarzı ve çatışmalı durum devam edecektir. Eskiye dönüş mümkün olmadığı gibi, başka bir yolla bu çatışmalı durumun aşılması ve yeni bir sistemin kurulması da mümkün değildir. Geriye kalan ABD-İsrail çizgisinin hakimiyetidir ki, bunun da Türk-Kürt çatışmasını esas aldığı ve Türkiye’yi parçalamayı öngördüğü bilinmektedir. Türk ordusunun Cerablus’a girişini böyle bir sürecin başlangıcı olarak tanımlamak fazla hatalı değildir. 

O halde, hiç kimse mevcut çatışmalı durumun kendiliğinden değişeceğini beklememelidir. İktidarda kalabilmek için AKP, ilan ettiği OHAL rejimine dayanarak kendisine muhalif herkesi polis terörüyle ezmeye ve susturmaya çalışacaktır. Dikkat edilirse, “Fetö’ye karşı” diyerek tüm muhalefete saldırmaktadır. Kadınlar, gençler, işçiler, öğretmenler, memurlar, aydınlar, gazeteciler, Aleviler, Kürtler, herkes hedeftir. On binlerce insan işinden atılmış ve tutuklanmıştır. Tutuklamaların boyutu Altan kardeşlere (Ahmet ve Mehmet Altan) kadar uzanmıştır. Mevcut durumda Türkiye’de hiç kimsenin can ve mal güvenliği yoktur.

Bir boyutu Fethullah Gülen Cemaatini ezmek olsa da, AKP’nin ilan ettiği OHAL rejiminin esas hedefinin Kürt özgürlük direnişini ezmek olduğu tartışmasızdır. Zaten OHAL ilan edilir edilmez ilk açıklama “İmralı’da görüşmenin yaptırılmayacağı” üzerine olmuştur. Kürt Özgürlük Hareketi her fırsatta DAİŞ ve Fethullahçılarla kıyaslanmaya çalışılmıştır. Kürdistan’daki devlet olduğu gibi korunmuş ve biraz güçlenince de Kürt halkına yönelik saldırılar kaldığı yerden devam ettirilmiştir.

Şimdi söz konusu saldırılar bir soykırım savaşı düzeyinde sürdürülmektedir. Ordu ve polis dağda ve şehirde tam bir saldırı halindedir. Her gün onlarca insan katledilmekte ve tutuklanmaktadır. Seçimle iş başına gelmiş olan DBP’li belediyeler görevden atılarak, yerlerine İçişleri Bakanlığı tarafından görevlendirme yapılmaktadır. Tıpkı Cerablus’un işgali gibi, Kuzey Kürdistan’daki belediyeler de jandarma ve polis tarafından işgal edilmekte ve pencerelerine Türk bayrakları asılmaktadır.

Şu husus artık netleşmiş durumdadır: Faşist AKP iktidarı devrimci-demokratik direnişle yıkılmadıkça mevcut saldırılar ve çatışmalı durum devam edecektir. AKP’nin içine soktuğu çatışmalı durumdan ve devlet teröründen Türkiye’yi kurtarmanın tek yolu AKP faşizmine karşı direnmek ve söz konusu faşist diktatörlüğü yıkmaktır. Türkiye’yi mevcut durumdan kurtarmanın başka yolu yoktur. Üçüncü Dünya Savaşı başka bir alternatife izin vermemektedir.

Faşizme ve soykırım rejimine karşı direnişin de ancak örgütlü toplum tarafından yürütülebileceği ve başarılabileceği açıktır. Başka biçimde faşizme karşı direnmenin ve kazanmanın imkanı yoktur. Ancak örgütlü toplum direnebilir. Çünkü ancak örgütlü toplum özgür toplumdur, örgütlü toplum demokratik toplumdur. Ancak özgürlük, demokrasi ve örgütlülük topluma güç kazandırabilir. Güç kazanan toplum da her türlü gericiliğe ve faşizme karşı direnebilir.

Eğer AKP saldırılarını durdurmak ve AKP faşizminden kurtulmak için tek çare direnmekse, direnişin tek yolu da örgütlenmektir. Bir gücün faşizme karşı direnişteki tutarlılığının göstergesi, onun örgütlülük durumudur. Bir güç ancak örgütlü olduğu kadar direnebilir. Geçtiğimiz kış boyunca Cizre’yi direniş öncüsü ve kalesi yapan tek şey, onun örgütlülük düzeyidir. Cizre ve Sur’da AKP faşizmine karşı direnişi sağlayan tek şey, örgütlülük olmuştur. Söz konusu alanlarda örgüt ve örgütlü toplum direnmiştir.

O halde AKP yönetiminin getirdiği OHAL faşizmine karşı direneceksek, bunu ancak örgütlü toplumla, kendimizi örgütleyerek yapabiliriz. AKP’nin geliştirdiği faşist devlet terörünü susturacaksak, günlük olarak onları bulan tutuklamaları durduracaksak, sivil halka yönelik katliamları önleyeceksek, belediyelerimizi koruyup yerel yönetimin çekirdeği yapacaksak, bütün bunları ancak örgütlü toplum direnişiyle sağlayabiliriz. Bunları yapmanın başka yolu yoktur. 

Demek ki, günümüzün en temel görevi olan faşist saldırılara karşı direnip faşizmi yenebilmek için her alanda devrimci-demokratik toplum örgütlenmelerini geliştirmemiz gerekir. Bunu da işgal edilen belediyelerin alanlarından başlatmak ve halk irademizin somutlaştığı alanlar olan belediyeleri savunma direnişi biçiminde örgütleyip geliştirmek önemlidir. Sadece itirazda bulunmak veya basit ve geçici eylemlerle yetinmek belediyeleri savunmak anlamına gelmez. 

Bu konuda belli bir zayıflığın yaşandığı gözlenmektedir. AKP’nin belediyeleri işgaline karşı mevcut direnişler çok zayıftır. Böyle olmasının en önemli nedeni de, söz konusu alanlarda toplumsal örgütlenmelerin zayıf olmasıdır. Pratiğimiz bir kez daha göstermiştir ki, örgütlenmenin olmadığı veya zayıf olduğu yerde faşizme karşı güçlü ve sonuç alıcı direnişler geliştirmek mümkün değildir. O halde belediyelerimizi, varlığımızı ve özgürlüğümüzü savunacaksak toplumsal örgütlülüğümüzü yediden yetmişe herkesi içine alacak şekilde geliştirmemiz gerekir. Bunun için de bir örgütlenme seferberliği yaşamamız şarttır.

Yazarın diğer yazıları