Ortadoğu’da yeni dengeler ve Kürtler

Körfez’de suların ısınması Ortadoğu üzerinden yürütülen paylaşım savaşında yeni bir dönemeç rolünü görecek muhtevaya sahip. Sorun sadece Suudların başını çektiği Sünni blok ile İran’ın başını çektiği Şii blokun çekişmesinden kaynaklı değil. Mezhep çatışması merkezi hegemonik güçlerin yeni paylaşımdaki bir argümanıdır. Ama kuşku yok ki, güçlü bir argümandır.

Suriye’de DAİŞ’e karşı vekalet düzeyinde sürdürülen savaşın sonunda gelip bu noktaya dayanacağını ön görmek zor değildi. Dolayısıyla ismine "Üçüncü dünya savaşı" denilen merkezi uygarlık güçlerinin önümüzdeki yakın dönemde bölge ulus-devletlerini kendi aralarında paylaşmasıyla daha derin ve kanlı bir çatışmanın başlaması kaçınılmazdır. 

Özellikle katar krizi ve QSD’ye saldıran Suriye rejim uçağının ABD tarafından düşürülmesinden sonra ipler daha da gerildi. Aslında Rakka operasyonunun QSD ile ortaklaşa yapılmasıyla birlikte gerilmenin ilk işaretleri görülmeye başlanmıştı. Rusya operasyonla birlikte, Kürtlere göz dağı vermek adına Türkiye’nin Efrin’e saldırabileceğini gündeme getirmişti. Dünden beri Kürtlerin Rakka operasyonuna karşı duran Erdoğan, Rusların bu tehditleriyle eş zamanlı olarak Efrin sınırına askeri yığınak yapmaya başladığı gibi, saldırılarını da arttırmaya başladı. Amaç sahada etkinliği artan Kürtleri geri plana itmek hatta saf dışı etmekti. Erdoğan Türkiye’sinin hesapları buyken, Rusya Kürtleri tümden ABD’ye kaybetme tehlikesine karşın, Türk kartını bir demoklesin kılıcı olarak Kürtlere karşı kullanmayı gerekli gördü. 

Kuzeyde bunlar yaşanırken, daha güneyde Suud, BAE-Bahreyn ve Ürdün’ün Katar yaptırımıyla işler daha karmaşık bir hal alamaya başladı. Bu da bölge savaşının giderek daha kapsamlılaşarak devasa yıkıcı boyutlara ulaşacağını gösteriyor. 

Katar krizi öyle geçiştirilecek bir kriz değildir. Saflar zorunlu olarak netleşecektir. Çünkü merkezi uygarlık güçleri Ortadoğu üzerinde ön gördükleri derin sömürüye dayalı iktidarlarını tümüyle hayata geçirmeye çalışacaklardır. 

Arap, Fars, Türk ulus devletlerinin milliyetçilik, dincilik, mezhepçilik politikalarıyla doğru politika geliştirmeleri bir yana, giderek merkezi uygarlık güçlerinin ancak küresel savaşta daha fazla kullanılan, öncü müfrezeleri olmaktan kurtulamayacaklardır. Bu kaçınılmaz sonucu doğuran söz konusu ulus devletlerinin paradigmalarından ve dayandıkları zihniyet yapılarından kaynaklıdır. 

Erdoğan, her gün alanlarda “kuzey Suriye’de bir Kürt devletine asla izin vermeyiz” diyerek, ulus devlet milliyetçiliğinin en barbar temsilini yaparken, sadece efendilerinin bölge politikalarının daha kanlı olmasına ön ayak olmaktadır. Ya da Suudlar öncülüğünde Arap körfez ülkelerinin İran’a diş bilemeleri bölgede demokratik bir sistemin gelişmesi amaçlı olmadığını herkes bilir. 

Aynı şekilde İran Suriye savaşının başından beri sorunun demokrasi temelli çözümüne değil de, işin ucu kendine uzanmasın diye anti demokratik temelli Esad rejimini ayakta tutmaya çalıştı ve sürekli olarak körfezde suları ısıtmayı seçti. 

Şimdiye kadar tüm güçlerin vazgeçilmez hesabı kendi iktidar ve siyasi, ekonomik çıkarlarını ön gören politik çizgiyi esas almak oldu. Şimdi Katar kriziyle birlikte saflar netleşmeye doğru giderken, kimin hangi blokta yer alacağının bu kadar karmaşık ve bilinmeze binmesi yine çıkarın hangi tarafta olduğu, olacağıyla bağlantılıdır. 

Ancak şunu belirtmeden geçmeyelim. Aslında sorun Katar kriziyle birlikte başladı demek yerine daha fazla görünür oldu demek bence doğruya daha yakın duruyor. Zira, sona doğru giden Musul operasyonu ve başlayan Rakka operasyonunda DAİŞ’in sonunun görülmeye başlaması Katar krizini tetikledi. Dolayısıyla Katar krizi Musul ve Rakka’da sona doğru giden DAİŞ sonrasına da ön hazırlık olarak ortaya çıktı. 

Bu karmaşa içinde herkesin merak ettiği ve üzerinde fikir beyan ettiği bir husus da bundan sonra Kürtlerin tutumunun ne olacağıdır. Kimi yorumcular ve köşe yazarları bu yorumları yaparken bazen gerçeğin üzerine sis perdesi çekerek karmaşıklaştırmayı yeğliyorlar. Bu oldukça tehlikeli bir yaklaşımdır. Bunu bilinçli yapanlar olduğu gibi, kimileri de iyi niyetli olsalar da bence yanılgılı yaklaşıyorlar. 

Burada sorun Kürtlerin tutumu değildir. Zira Kürtler Arap baharı denilen sürecin başından ve özellikle Suriye’deki çatışmaların başlamasıyla beraber tutumlarını son derece net şekilde ortaya koydular. Bundan sonraki tutumları da bundan kopuk ya da aksi olmayacaktır. 

İdeolojik çizgi anlamında bu dönemin en net tarafı Kürtler oldu. Demokratik ulus projesiyle her türlü saldırıya karşı fark gözetmeksizin tüm halkların yanında yer aldılar ve savunmalarını gerçekleştirdiler. Ama aynı zamanda bölge ulus devletlerinin yok sayan, ezmek, tasfiye etmek isteyen saldırılarına karşı da geri adım atmadılar. 

Daha da açık söylemek gerekirse, Kürtler bölge ulus devletlerinin kendilerine yaşattığı tüm soykırım, asimilasyon ve baskı uygulamalarına rağmen halkların eşit-özgür birlikteliği temelinde birlikte hareket etmeyi esas aldı. DAİŞ faşizmine karşı sahada en etkili şekilde mücadele yürüten QSD bunun en açık kanıtıdır. 

Fakat Kürtlerin bu tutumuna rağmen tasfiye olma eşiğine gelen bölge ulus-devletlerin milliyetçi, faşist iktidar güçleri yine de Kürtleri yok saydı. Güç olmamaları için her türlü faşist politikayı devreye koydular. Bu halen de böyledir. Türk devletinin Cerablus’tan El Bab’a kadar geliştirdiği işgal ve son günlerde Efrin’e dönük saldırılar ve Erdoğan’ın “kuzey Suriye’de bir Kürt devletine izin vermeyiz” açıklamaları bunun açık kanıtıdır. Kaldı ki Kürtler demokratik özerklik temelinde tüm halkların demokratik ulus paradigmasıyla birlikte yaşamasını isterken bunlar gerçekleşiyor. 

Yine İran ve Suriye rejimi 20.Yy’lın klasik ulus-devlet siyasetlerinden taviz vermediler. Esad rejimi yıkılmayla yüz yüze olmasına rağmen halen Kürtlere saldırmaktadır. Aynı şekilde İran büyük tehlikelerle yüz yüzeyken halen kendi içinde bir demokratikleşmeyi gerekli görmüyor, Kürtlerin ve diğer halkların en temel haklarını tanımıyor. 

Hal böyleyken “Kürtler hangi tarafta yer alacak” diye sormak ya da şu tarafta bu tarafta yer alsın demek ne kadar adil bir tutumdur? Asıl soru şu olmalıdır. Bölge ulus devletlerinin, diktatörlerinin, krallarının sebep olduğu bu toplumsal, kültürel yıkımın tek çıkar yolu olan demokratik ulus paradigmasının yanında kimler yer alacak? Bölge ulus devletleri yüz yıldır geliştirdikleri ve bugün bölgedeki yıkımın gerçek nedeni olan faşist zihniyet ve uygulamalarında ısrar mı edecekler, yoksa Kürtlerle el ele vererek halkların eşit, özgür birlikteliğini esas alan ve Ortadoğu halklarını zenginlikleriyle birlikte merkezi hegemonik güçlerin tekeline sunan siyasetlerinden vaz geçecekler mi?

Yazarın diğer yazıları