Özgürlük cemi ne zaman toplanacak?

2 Temmuz’da dirhem dirhem eriyenler, yana yana ateşten bir zaman olanlar, teşbihin anlam yaratmaya yetmediği bir ateş zamanını bedenleriyle yaratanlar… 

Nereye gittiler? Ne oldular? Bugün yanıbaşımızdaymış gibi dinlediğimiz sesleri hangi kulaklara sesleniyor şimdilerde? Onların küllerinden hangi anlam yaratıldı, hangi anlamı yaratma mücadelesi yükseltildi? O günden bugüne yürünen yol bizi nereye getirdi? 

Şu an’a ve içinde olunan duruma bakınca sormadan edemiyoruz. 

Hak yolunda mıyız, yolsuzluklarda mıyız? 

Yalana, zorbaya, zalime, haksıza dur diyemeyişin çaresizliğinde, yolunu ve yol bilincini kaybetmişlerin basiretsizliğinde, yutulmaya benzeyen bir sonsuzluğa evrilmiş halde miyiz? 

Osmanlının “siyaset eyleyin” diye ferman verenlerden bin beter fermanlarını minimize olmuş Osmanlıcı kafalar yaratarak o kafalara yerleştiren bir kocamış hükmün esaretinde yandılar ateşten bir zamanda. Her birinin ateşine bir damla göz yaşı düşürdük. Her birinin ateşine bir damla can erittik. Her birinin ateşinde kendi yanışımızı gördük yalım yalım. Yüreklerimize kan doldu. Zaman doldu. Zaman aşımı oldu. 

Yeni Osmanlıcıların siyaset eylemek dedikleri katletme biçimleri kiminde tam da bin yıl önceki gibi, kiminde yeni icatlarla sürdü, sürüyor. Lice’den, Maraş’tan, Sivas’tan sonra Cizre’de yandı ateş. Aryenlerin ateşi, Aryenlerin teninden de beslense hiç sönmüyor.

Ve nihayetinde 2 Temmuz Sivas Madımak otelde diri diri yakılanların hesabı sorulmadı. Aleviler her tür devlet partisinin iktidar ve muhalefet halini yaşadı, gördü, tanık oldu. Tanık olmaktan ziyade tanıdı ancak tanık değil genelde sanık ya da maktul oldu. kendi yaşadıklarının tanıklığı dahi tanınmadı zalim 

sistemlerdi. Bugün alevi katliamlarının hesabı sorulduğunda hiçbir zalimin hesap verecek zihniyeti yok. Çünkü bu katliamları gerçekleştirenler, iktidar ya da muhalefet olsalar da, nihayetinde tekçi Türk İslamcı devlet yapılardır. 

Bugün Türkiye cumhuriyeti, Alevi katliamlarıyla Türkiye-Kürdistan sınırında bir harita oluşturuyor. Sivas, Maraş 

ve Dersim katliamlarının ardından, bu katliamların izleri üzerinde Suriyeli mültecileri yerleştirme adı altında dinci-faşist DAİŞ çetelerini yerleştirme temelinde bir altyapı oluşturuluyor. 

DAİŞ kamplarının yapılmasına karşı Maraş-Terolar’da bir direniş başladı. Bu direniş eylemi mütevazi ve istikrarlı bir şekilde sürüyor. Tabi direniş sürerken Türk devleti AKP iktidarı da kamp yapımlarına devam ediyor. 

Sormak gerekir. Faşist ırkçı ve Türk-İslamcı devleti durduracak bir direniş, bir karşı koyuş, bir özgüç olmayacak mıdır? Milliyetçi-dinci faşizmi dayatan ve her türlü insani emareyi yok etmeye yönelen AKP’den kurtulmak için özgüç olunmayacak mıdır? Her gün saray odalarını çoğaltan, para kazanma uğruna onurunu, ahlakını, çocuğunu, ülkenin siyasi geleceğini ve tekmil her şeyini satan bir iktidar karşısında aleviler nasıl var olacak? 

Aleviler ne yapacak, bu saldırılar karşısında nasıl bir duruş sergileyecek? 

Ne zamana kadar “cem evi olsun mu olmasın mı” tartışması yürütülecek? 

Ne zamana kadar deyişlerin giderek kişiselleşmesine, bireycileşmesine ve toplumsal anlam yaratmayışına, giderek kültürün temsili olmaktan çıkarak an ile sınırlı kalan eğlence anlayışına hizmet edişine seyirci kalınacak? Deyişlerin toplumsallıktan kopuşu ne zamana kadar izlenecek? 

Ne zamana kadar toplumsallığından soyunan sesin ve sözün anlam yarattığı yanılgısında yaşanmaya devam edilecek? 

Ne zamana kadar katliamlardan dahi kısık sesle bahsedilecek? 

Ne zamana kadar devletin gerçekleştirdiği katliamlara katliam demeyip “olay” denilecek ve faillerinin bulunması devletten istenecek!?

Ne zamana kadar alevi kimliğinin giderek sembolik olmaktan dahi çıkarak unutuluşuna, kayboluşuna seyirci kalınacak? 

Varoluş kararının verileceği özgürlük cemi ne zaman toplanacak?

Ne zaman ikrar verilecek? 

Binlerce yıl varolagelen, tüm saldırılara, egemenliklere, iktidar zorbalıklarına, şahlara sultanlara ve daha birçok tahakkümcüye direnen alevi kültürünü bilmeyerek, yeni nesillere öğretmeyerek, kolay olanı tercih ederek ve inancını yaşamanın mümkün olduğu topraklardan kaçarak yaşamaya kimin hakkı vardır?  

İnancın sosyalitesini özgür toplumsallık, komünallik ve devlet dışı toplum olarak yaşamak yerine, kapitalist modernite sınırları içinde kolay erimekle bu sosyaliteyi her gün sisteme kurban eden ve kendisi olmaktan giderek uzaklaşan duruşları yaşamaktan ne zaman vazgeçilecek?

Hiçbir zaman devletleşmeyen, devlet dışı toplum olduğu için binlerce yıldır tüm baskıcı, faşist tekçi zihniyetlere direnen alevi kültürü bundan sonraki toplumsallığını nasıl yaşayacaktır? 

Şehir yaşamına entegre olmuş bir komünal toplumun mümkün olduğu sanrısını aleviler ne zamana kadar yaşamakta ısrar edecektir?

Ne zamana kadar iktidarın gölgesine sığınan ve yobazlaşan, ve buna rağmen kendini alevi addeden kimi kurum ve kuruluşların teşhiriyle uğraşılacak? 

Aleviler, her gün her an süren, artarak devam eden bu saldırılar karşısında inançlarıyla, ruh ve bedenleriyle, kültürleriyle ve hayalleriyle bir bütün olarak oluşturdukları hakikati, yani kendilerini nasıl koruyacak? 

İktidarın saldırıları doğru anlaşılmalı ve doğru çözümlenmelidir. İktidar karşısında duruş da doğru belirlenmelidir. Bu olmazsa ölümün, ölümden beter yaşamların hükmünde kalınacağı bilinmelidir.  

Kendini koruyamayan, susarak ve kavgadan uzak durarak, sürekli çocuklarına bunu telkin ederek kendin olmanın mümkün olduğunu varsayan toplumların sonlarını tarihten görmek çok zor değildir. Devlet dışı toplum olmanın gereklerini bilmek ve yapmak da bu zoru aşmayı ön şart kabul etmektedir. Çünkü yokoluştan daha kötüsü vardır. 

Yokoluştan daha kötüsü yozlaşmadır.  

2 Temmuz’da ateşe atılanların, dirhem dirhem eritilenlerin anısına sahip çıkmak, insanlığına sahip çıkmaktır. İnsan olmak, kendi özgür varlığını kabul ettirmek ve korumakla başlar. Devletin her yeri ahtapot gibi sardığı ve her şeye saldırdığı dünyamızda alevilerin kendilerini savunamaması yok olmak anlamına gelir. Kendini savunma ilkesini-eylemini, bulunulan devletlere vermenin teslimiyet ve giderek yokoluş olduğunu bilmek zor değildir. Kendini savunamayan Alevilik, hak yolunu kaybetmiş, yolsuzlaşmış demektir. 

Sivas katliamının hesabı ancak alevilerin kendi öz savunmalarını oluşturmalarıyla ve örgütlü, kolektif mücadele yürütmeleriyle sorulabilir. 

Kimse acısını yüreğine gömmesin. Zira yüreklerde acıyı gömecek bir yer kalmamıştır. Artık acı taşmıştır. Yaşananların acı oranı yükselmesine rağmen buna denk bilinçli ve örgütlü kolektif karşı duruşların olmayışı, kabullenmekten değil yol bilincinin zayıflamasından kaynaklanmaktadır. Artık yürekte acılara değil direnişlere yer vardır. 

Kimse artık acısını yüreğine gömmemeli. Acısını direniş eyleyebilenler tıkanan yolları açmalı ve yolun öncüsü olmalı. Özgürlük ikrarının verileceği cemde ancak yolu yeniden yaratma aşkı ile toplanılabilir. Aşk ile… 

Yazarın diğer yazıları

    None Found