Özgürlük ideali ve Kürdistan

Zigmund Bauman, "Yaşadığımız toplumda bireysel özgürlük ideal olarak, –her birey ve toplamda tüm toplumsal sistemin ulaşabileceği en uzak sonuçlara kadar- sürekli olarak hayatın ahlaki ve davranışsal odağına doğru kayar"(1) der. Yani özgürlüğü insanın hem bireysel hem de toplumsal olarak, ideal ve ahlaki bir yolculuk olarak tanımlar. Özgürlüğü birey ve bireyler toplamında ait olunan kimliksel kolektivitenin ahlaki ve ideal davranışa dönüşmesi olarak tarifler. 

Bu çizgiden ilerlersek Kürtlerin özgürlük talebini, Kürt aidiyetine dahil her birey Kürdün insan olarak hayatını içinde sürdürdüğü toplumun özgürlük ideali ve bu idealin talep ettiği ahlaki ortamdır. Kürtler, birey olarak dahil oldukları toplumsal kimliğe uygulanan kolektif şiddetin baskısı altındadırlar ve dolayısıyla özgür değildirler. Bu konumdan bireysel olarak kurtulma şansı da bu nedenle yoktur. Bu durumda yaşadığı endişe, şiddet ve korkudan uzaklaşacak bir ortamın oluşumu Kürdün özgürlük idealidir. 

Bu ideale yanıt olabilecek ortamı oluşturmak konusunda en azından iki seçenek var gibi görünüyor. Birincisi ve en klasik olanı, bağımsız bir ulus devlet olarak belirirken, öteki ise daha eklektik sistemler biçiminde oluşturulan, daha yakın dönemin ihtiyaçlarına cevap veren hybrid yani melez bir sistem olarak belirir. Kürtlerde bu her iki ideal de oldukça ilgi görmektedirler. Birincisi olan her Kürdün hayali olan bağımsız ulus devleti -ki bu son referandum çerçevesinde hayli yüksek bir kabul gördü-, ikincisi ise tam bağımsızlığı da nitelik olarak içeren ancak tek bir kimliksel çerçeve ile hareket etmeyen, başka kolektif kimlikleri de dahil eden, çağın sorunlarına dayanıklı ve uyarlı olan demokratik konfedere biçim. Yani Kürtlerin Suriye Kürdistanında uygulamaya aldıkları biçim. Küçük kimliksel ve yönetsel ağlardan oluşan ve bu aidiyetleri büyük ve ortak idealin inşasında kullanılan biçim.

Her ikisinin de avantaj ve dezavantajları elbette vardır. İkincisi henüz tam denenmedi, dolayısıyla komplikasyonlarını henüz bilmiyoruz. Ancak temel olarak Ulus devletin komplikasyonlarının ortadan kaldırılması fikrinden doğduğunu unutmamalıyız. Büyük ölçüde ulus devletten daha işlevli ve dayanıklı olacak gibi. Yani sınanmış olanın günümüzdeki sorunlarına bakacak olursak önemli ölçüde daha iyi işleyebilme potansiyeline sahip. Kürdistan’ın son durumu da göstermektedir ki aslında daha dar bir ulus devlet modeli dış müdahalelere açık diktatöryel bir sonuca evrilmeye eğilimli.

Hannah Arendt, toplumsal özgürlüğe yönelik devrimci güvenin olmayışını yoksulların gerçek ihtiyaçlarının karşılanmaması ile ilgili olduğunu belirtir. Ona göre biyolojik varlıklarını sürdürebilecek şekilde minimum beslenme çabası içinde olanların yanında, sürekli olarak yeniden üretilen ihtiyaçlarla, sosyolojik olarak açlık içinde olan ve hiçbir zaman bu güdüyü doyuramayacak olan diğer yoksullar inşa edilmiştir. Bu iki yoksulluk biçimi, bir yandan biyolojik olarak hayatta kalmaya çalışan geniş bir yoksullar grubu, öte yandan da yaratılan suni bir açlığın pençesindeki neopatik yönetici bir sınıf var karşımızda. Güneyde birkaç saat içinde topraklarını çetelere teslim edenlerin mülkiyet edinme hırslarını ve bu hırsları nedeniyle maruz kaldıkları şantajlara boyun eğme konusu bu ikinci yoksulluk biçimiyle oldukça bağlantılıdır. Dolayısıyla bunun ilacı olacak tek şey, Kürdistan yöneticilerini sorgulamayı ve en önemlisi de toplumsal şeffaflık, hesap verilebilirlik, hesap sorulabilirlik, kamusal kaynakların denetlenebilirliliği, aktif olarak kamusal yarar için etkili bir şekilde işletilebildiği ve bölüştürülebildiği bir ortamın inşasını gerekmektedir. Aksi durumda aynı sonuçları yaşamak kaçınılmaz olacaktır.

(1) Zygmunt Bauman, Concepts in Social Thought-Freedom, University of Minesota, 1988, Great Britain, p.71 

Yazarın diğer yazıları