‘Özgürlük kazanacak’

DTK Eşbaşkanı değerli Leyla Güven, 28 gündür açlık grevinde. Büyük bir düşünce, inanç ve kararlılıkla başlattığı eylem, sadece bir açlık grevi eylemi olmaktan çok daha derin anlamlar taşımaktadır. Leyla Güven hem bir kadın olarak, hem demokrasi ve özgürlükten yana olan bir Kürt insanı olarak temsil ettiği değerlere layık bir duruş sergilemektedir. Sayın Güven’in başlattığı eylemin amacı ise insanlık değerlerini her şeyi göze alarak koruma ve yüceltmeyi ifade etmektedir.

Kürdistan ve Türkiye zindanlarında, yine genel olarak açık zindana çevrilen ülkede yaşanan faşizm zulmüne karşı onurlu bir adımı başlatan kadın ve erkek direnişlerin başlattıkları açlık grevleri de Leyla Güven’in ifade ettiği „yaşamı uğruna ölecek kadar sevenlerin“, tarihi değiştiren duruşlarının devamı olmaktadır. Bunu kendisi de çok net ifade etmektedir.

İmralı Ada zindanında 1999 yılından bu yana Reber Abdullah Öcalan’a dönük başlatılan ağır tecrit politikalarına son verilmesi temelinde başlayan bu eylemler toplumsallaşıyor. Türk devletinin AKP-MHP faşist iktidarınca uygulanan bu politika, toplumun faşizm karşısında teslim alınmasını hedeflemektedir. Nasıl ki 15 Şubat Komplosu salt birey olarak Reber Abdullah Öcalan’a uygulanmamışsa, ağır tecrit politikası da aynı şekilde sadece bireye yönelik değildir. Reber Öcalan’a uygulanan baskı ve zulme sessiz kalmak, salt bireye yönelikmiş gibi algılamak, faşizmin istediği bir yaklaşım olmaktadır.

Reber Öcalan, kendi ifadesiyle ABD, AB gibi güçlerin de onayı ve desteğiyle ‘yargısız infaz’a maruz bırakılmıştır. Bu yargısız infaz politikası bugün tüm topluma uygulanmaktadır. Sokakta, evde infaz edilen kadınların sayısı gün geçtikçe artıyor. Neoliberal ekonomik politikalarla doğa ve toplum yaşamı sömürünün en ağır örneklerine maruz kalıyor. İşçi kıyımları haberlere konu olmaktan çıkıyor neredeyse. Buna karşı iktidarın istediği toplum modeli demokratik toplum değil tabii. Sessiz, boyun eğen, biat eden toplum isteniyor. Kendi ölümünü bile sessizce izleyen-izlettirilen bir toplum…

Faşizmin politikası olan tecrit, toplumsallığı bitirmeyi de hedefler. Çünkü egemenler için toplumsallık, yine toplumsallığını yaratmış birey oldukça tehlikelidir. Toplumsallığını yaratmış örgütlü birey, iktidar güçlerinin korkulu rüyasıdır. Bu birey ve toplum, iktidar kontrolünden çıkmıştır çünkü. Kendini nesne olmaktan çıkarmıştır çünkü. O, özne oldukça kendi etrafında çizilen ve belirlenen sınırları aşmaktadır çünkü. İmralı’da uygulanan tecriti parçalamanın yolu özgür, örgütlü, demokratik toplumsallığını yaratan ve bunun için her yöntemle direnen bireylerin ortaklaşmasından, seslerini yükseltmesinden de geçmektedir.

Sayın Leyla Güven ve zindanlardaki onurlu devrimcilerin başlattığı eylem toplumsallığını yaratan özgür bireylerin eylemi olmaktadır. Kürdistan ve Türkiye zindanlarında başlatılan ve yayılan açlık grevleri demokratik toplumun faşizmin dayattığı tecrite, baskıya karşı özgürlükçü bir duruştur.

Hepimiz biliyoruz ki, zalimler karşısında insanı bitiren onun zulmü değildir. Bu zulme sessiz kalmak bitirir insanı. İşte bu anlamda da bu eylem, insanlığın bitmediğini zalimin yüreğine, beynine kazıma eylemi olmaktadır. Özgürlük ve demokrasi uğruna yaşamını adamış olan Reber Öcalan’ın ‘Özgürlük kazanacak’ sözünü yaşamsal kılma duruşu olmaktadır.

Bu nedenle bu eylemleri salt açlık grevi olarak ele almak oldukça yetersiz olacaktır. Demokratik toplum güçleri olarak kendi yaşamını inşa eden halkımız bu eylemleri her yerde güçlü sahipleneceklerdir. Zindanlarda başlayan direniş sesi, Kürdistan’a ulaştı. Bu ses, Avrupa’ya ulaştı. ‘Faşizm kaybedecek, özgürlük kazanacak’ sesini hepimizin her yere taşıma sorumluluğunu hepimiz güçlü omuzlamalıyız.

Yüreğimizin, vicdanımızın ruhumuzun, düşüncemizin kulaklarını bu sese verelim. Bu sesi, sesimizle büyütelim, evrenselleştirelim ve dayatılan ‘sessizliğin karanlığını’ bir kez daha parçalayalım.

Yazarın diğer yazıları