Paydaş acıların sureti

AZA ROJIYAN

Bir ağacın gölgesine sığınmış, oturuyoruz bir yaz sıcağında. Bedenimiz, ruhumuz kavruluyor. Acı ve sessiz bir çığlık gibi kesip geçiyor tenimizi mevsim. Yaşadıklarımızsa buz gibi keskin. Suskunuz. Hafif esen rüzgar bile içimizde kopan fırtınaları tetikliyor. Diller lal, gözler utangaç. Birbirimizin yüzüne bakamıyoruz; göz göze gelsek fırtınalar kopacak,  birikmişlikler ulu orta yerlere serilecek sanki. 

Üç kadın gerilla karşımda oturmuş, sessizliğin diliyle acıyı paylaşıyor:Ronahî, Engîzek ve Binevş. Paydaş acıları var üçünün de. Üçü de yoldaşını, kandaşını kaybetmiş. Ronahî, geçtiğimiz Nisan ayında Türk ordusunun Qereçox’a saldırısında ablası Nûda’yı, Binevş, değişik tarihlerde üç ablasını, Engîzek ise yine Nisan ayında Türk ordusunun Amediyê kırsalını bombalaması sonucu babası Bedran Cûdî’yi, kardeşini ve üç kuzenini şehit vermişti. 

Üçünün de acıları taze. Bu mücadelede hiçbir yara kabuk bağlamıyor. 

Ronahî’in ablası Nûda şehit düştüğü için Engîzek ve Binevş acılarını dirence dönüştürüp ona güç vermeye gidiyor. Oysa hepsi için Nûda, Bedran, Deniz birdi. Hepsinin canı aynı acı için yanıyordu; yoldaşlarını yitirmişlerdi. 

Hepimizin gözünde nem birikmiş. Birbirimizin yüzüne bakamıyoruz. Baksak, boşalacak sanki gözlerimize hapsettiğimiz damlalar. 

Engîzek ile Binevş, Ronahî’yi ortalarına almış. Engîzek, Ronahî’nin elini tutmuş, acıya karşı direncini arttırır gibi sıkıyor. Tek cümle geçmiyor aralarında. Giden sanki kelimeleri de alıp götürmüş kendisiyle. Üçü de omuz omuza, kaybettiklerinin acısını dirençle karşılıyor. Engizek içlerinde en tecrübeli olanı. Ayağa kalkıyor ve gözlerindeki sisi siler gibi gözlerini ovuyor. Etrafına bakınıp suskunluğumuza dalıyor tekrar. Gidip az ötede kaynayan kara çaydanlıktan birkaç bardak çayla geri dönüyor.  Engîzek, şekeri bardağına atıp bir yudum alıyor kendini biraz da zorlayarak. Çaya dokunmayan bize bakıyor, zorla bardakları ellerimize tutuşturuyor. “Hayat devam ediyor, kaldığımız yerden devam etmek zorundayız” diyor, titrek sesle. 

Çaylarımızı yavaş yavaş içiyoruz. Evet, hayat devam ediyor fakat biz zamanla birlikte akmamak için diretiyorduk. Geçmişe dönmek, kaybedilenlere varmak için direniyoruz. Ama zaman da güneş gibi yakıyor varlığımızı. 

Binevş “Yükümüz daha da ağır artık; gidenler hayallerini de bize bıraktı. Artık daha güçlü katılmak zorundayız” diyor. Engizek, “Hepimiz kendimiz olmaktan çıktık, gidenlerle doluyuz, onlarla yürüyeceğiz” diyor gülümseyerek. Ronahî gözlerini yerden kaldırıp bize bakıyor. “Haklısınız. Yas değil, intikam zamanı” diyor. 

 Güneş, dağların arkasına doğru yol almaya başlıyor artık. Ama gözlerinde hâlâ güneşin yansıması var. Gözlerdeki nem yerini güneş parlaklığına terk etmiş gibi. Engîzek’le Binevş yerinden kalkıyor yola çıkmak için. Yola çıkma vakti. Ronahî’yle sımsıkı kucaklaştılar. Her kucaklaşma yaraya merhem gibi sıcak ve içten… İntikam zamanı artık, intikam için yola düşme vakti. Birinin değil, yüzlerce yoldaşının soluğunu soluklarına, hayallerini hayallerine katıp gözden kayboldular, güneşle birlikte. 

Onlardan geriye acının direnci, direncin izi kaldı. Ronahî, onlar ufukta kaybolana dek arkalarından baktı. Dakikalarca ellerini yumruk yapıp kilitledi. Sonra derin bir uykudan uyanır gibi üzerine çöken hüznü silkeledi. Bir tebessüm yerleşti dudağına ve bana bakarak;  “Başaracağız! “ dedi sadece. O barınağa giderken, ben gecenin gölgesinde kalakaldım. 

Yazarın diğer yazıları

    None Found