Pervane’nin dünyası

Perdelerinin ucunu biraz daha nefes almak için nasıl işlediğini anlatıyordu. “Bir yanım uçuruma bakıyor, bir yanım pencereden süzülen ışığı nefes biliyordu” dedi sessizce. Yaşamının anlamını yüreğine teslim etmiş ve özleme hakkını bile elinden alan bir yerden ummadık bir şekilde yaralanmıştı. Nefesi kesiliyordu sık sık. Titreyen yüreğini teselli edemeyen kelimelere yaslanmaktan korkuyordu belki de. Harflerin damla damla yüreğine akıttığı ağu’nun acısında dünyaya inanmanın bir yolunu arıyordu ya da…

Gözlerindeki hüznü örtmek için kıvranan kirpikleri, kaşının etrafındaki şiddet izleri, gözyaşlarını damıtacağı bir avuç toprak arıyordu sanki. Dalında kurumuş böğürtlenlere dalan bakışları uzak bir yalnızlığın şarkısını fısıldıyordu. Pencerenin ardında olan dünyaya eklemlenmeye gelmişti. Özgür bir nefes almaya… Yüreğinin sesine vurmuştu kendini… Yine yeniden yüreğinin sesine… Çünkü bazı kadınlar yürekleri ile düşünür, yürekleri ile tutunurdu hayata… Pervane de öyleydi. Başurê Kurdistanlıydı. Başka bir kadınla evlenmek için onu öldürmeyi şart koyan ‘koca’sının zulmünden kaçmıştı.

Kurtuluşunu bir kafese teyelleyen sahibinin isteklerini yerine getirmek için çırpındığını anlatıyordu. Hayatının her salisesini ona nasıl adadığını… İlk heyecanını… Güvenini… Aşkını… Hazır olduğuna dair yaptığı güzellemeyi… Sonra düşkırıklığını… Cehennem azabına dönüşen gecelerin karanlığını… El altı bir mala dönüşen bedenini… Herşeye rağmen ilk heyecana tutunmak isteyen sabrını… Ve sonra öğrendiğini, bu sistemin çarkının farklı işlediğini… Sahip olunanın ayaklarının altına serilen dünyanın hiçliğin reva görüldüğü yaralı bir kalpten ya da bedenlerden geçtiğini… Ve sonra kendisinin de bir hiçe dönüştüğünü… İktidarın çekirdekten böyle kurumlaştığını… Sahte yaşamlarla üstü örtülen bir dünyada birbirini avutanların yalan sohbetlerini… Kimisinin bu yalanı sürdürmek için çırpındığını… Kimisinin kafeste daha büyük yalanlarla sahibini esir aldığını… Ve kendine ihanetin burada başladığını… Kendine ihaneti unutmak ve kendini yeniden sevmek için durmadan başka hayatlara yaslanan ‘sahip’in dayanılmaz zulmünü… Buna karşı mücadele etmek istediğini…

Hangi coğrafyada ya da çağda yaşadığının, hangi halktan geldiğinin bir önemi yoktu. Kadın kimliği katledilmesine sebepti. Emine, Erika, Selina, Hivda, Stefania, Dima, Sanaa,  Müzeyyen… Özbek, Alman, Arap ya da Türk… Anıtsayaç’ta yanyana dizilmiş ve en yakınları tarafından katledilmiş kadınlardı. Onların ah’ını taşıyordu Pervane.

Çekirdekten böyle kurumlaşmıştı iktidar. Ve bu çekirdekten şiddet psikolojik ya da ekonomik, sosyal ya da siyasal yaşamın her alanında kendini sürdürüyor, kölelik ve egemenlik rollerini büyük bir ustalıkla üretiyordu. Bunun gereklerini yerine getirmeyenin ise katli vacipti.

İktidarı kurumlaştıran temel silahı ise cinsellikti. Erkeğin baba rolünü garantiye aldıktan sonra, farklı kadınların yaşamları üzerinden sürdürdüğü ve kurumsallaştırdığı iktidarı. Kadının erkeği elinde tutmak ve her istediğini yaptırmak için kullandığı en temel silahı… Ait oldukları modernitenin ideolojik aygıtları ise bu konuda onları her gün besliyor, zengin yöntemler sunuyordu zaten. Sistemin kimlik politikalarını haz ile özdeşleştirmesi de çekirdeğin çürümesine ve kurdukları kalelerinin düşmesine engel olmak için değil miydi zaten? Yaşamın kutsal bağını kutsadığı erkeğe zimmetleyen bir sistem ve sahibine koşulsuzca hizmet etme sözünü veren kadınlar varken özgürlük, eşitlik, mücadele, onur sözleri de rahatsız ediyordu haliyle.

Pervane’nin dünyası, özgürlüğe inanması ve varlığını gerçekleştirme kararlılığı kendinde olan erdemlerin ifadesi… Safça bulunup dalga geçilmesine, yok sayılıp üzerinden geçilmesine ya da yaratımlarını ustaca kendine kullanan bu sisteme rağmen Pervane’nin dünyası Anıtsayaç’ta isimleri içiçe geçmiş kadınların ah’ını özgür ve eşit bir yaşamla taçlandırma iddiası.

Yazarın diğer yazıları