PERVASIZLIK

ABD elitleri arasındaki çekişme, seçim-azil soruşturması sürecinin paralelinde tırmanıyor. Trump’ın birçok kirli çamaşırı ortaya saçılırken Erdoğan’la kurduğu “yakın” ilişkiler de daha fazla açığa çıkmaya başladı. Son olarak Halk Bankası davasına etki etmeye çalıştığı bütünüyle kanıtlanamasa da görünür oldu.

Ekim ayında hakkında iddianame açıklanan Halkbank’la ilgili, ABD Maliye Bakanlığı, “Demokratlar”ın bir sorusu üzerine, Trump’ın Maliye ve Adalet Bakanlığı’na Halkbank’a olası yaptırımların etkisini inceleme talimatı verdiğini açıkladı. Bu durum doğal olarak Ukrayna olayındaki gibi Erdoğan’la da bir “al gülüm ver gülüm” ilişkisi kurulup kurulmadığını sorgulatıyor. Nitekim daha önce Trump, Erdoğan’a dönük “ama ben senin onca işini takip ettim” türünden serzenişlerde bulunmuştu. Her şeyi seçim stratejisinin bir unsuruna dönüştüren Trump’ın Erdoğan’la karşılıklı çıkar ilişkilerinin görünenden de fazla olduğu rahatlıkla tahmin edilebilir. Bu menfaat beklentisinin sadece Trump’a ait olmadığının özellikle ABD sermaye çevreleri açısından da zaruri olduğunun altını çizmekte yarar var. “TC’yi kaybetmek” kâbuslarının önemli boyutu olsa gerek.

Bolivya’da yapılan darbeyi destekleyerek seçim kampanyasına devam eden Trump, pervasızlığında hız kesmiyor. Irak’ta savaş suçu işlediği düşünülen ve askeri yargı tarafından rütbe tenziline uğratılan bir ABD askerine sahip çıkarak yine “vatanı için çarpışan garibanların yanında elitlere karşı” pozuna büründü. Trump daha önce askeri yargının verdiği kararı bir kenara bırakıp söz konusu astsubayın rütbesini iade ettiği gibi bu olayda kendisine yamuk yaptığını düşündüğü Deniz Kuvvetleri Sekreteri R. Spencer’in kovulmasını da sağladı. Bu hikaye sadece seçim kampanyasının meselesi değil kuşkusuz, daha çok ABD elitleri arasındaki çekişmenin kurumları da tahrip edebilecek boyutları göstermesi açısından önemli. İşin yargının Trump’a “başkanların kral olmadığını” hatırlatmasına kadar vardığını düşünürsek durum bir hayli ciddi. Trump’ın bu pervasız stilinin kendi toplumu içindeki çatlakları büyüttüğü de kuşkusuz. Aynı zamanda diğer diktatörlüklere örnek olduğu da.

Örneğin Çinli yöneticiler kendilerine yöneltilen Hong Kong’da uygulanan devletin saldırgan politikalarıyla ilgili soruları “bakın ABD, Fransa da aynısını yapıyor. Biz uygar olmayanları uygarlaştırıyoruz, tarihte de bu böyle yapılmış” rahatlığıyla yanıt veriyorlar. Ya İran’ın tiranları? Onlar da “bizim insanımız severiz de öldürürüz de” seviyesinde bir fütursuzluk içindeler. BM’nin işlevsizleştiği, dinlerin kendi iddiaları dışında başta savaş destekçiliği olmak üzere her işe koşulduğu bir devirde bunlar normal maalesef.

Bu yüzden Şili, Bolivya, Kolombiya, TC… gibi ülkelerde uygulanan devlet terörü uluslararası planda lanetlenmediği gibi aksine ortak otorite namına ne kalmışsa muhataplara, kurbanlara boyun eğdirmek için kullanılıyor. Örneğin bu yüzden İsrail kolayca İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) temsilcisi Omar Shakir’i sınır dışı edebiliyor. Ya da çağımızın kahramanlarından sayılması gereken Julian Assange gibi insanları devletler kendi işledikleri suçun bedelini ona/onlara ödetmek için hücrelere kapatabiliyor. Bu arada hatırlatayım sekiz ülkeden 60 doktor, halen İngiltere’de bir cezaevinde bulunan WikiLeaks’in kurucusu Assange’ın sağlık durumunun kritik olduğu, tedavi için acilen hastaneye sevk edilmezse, cezaevinde hayatını kaybedebileceği uyarısında bulundu. Peki kim gerçekten suçlu, suçu işleyenler mi, suçu ifşa edenler mi, ifşa ettiği için ölüme mahkum edilenler/edenler mi?

Postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşında “istihbarat”ın kutsallaştırıldığı dolayısıyla dünyayı hepten bir hapishaneye dönüştüren bir süreçten geçiyoruz. Böyle bir düzlemde kuşkusuz “bilgi” de savaş için işlevselliği ölçüsünde anlamlı. Özeti adalet, eşitlik, özgürlük arayanların işi bir hayli zor…

Yazarın diğer yazıları