PKK diye bir halk

Tarihin gördüğü en kanlı ırkçılardan biriydi. İflah olmaz bir katildi. Düşmanları için, “bana bir bardak su verin" rahatlığıyla ve huzur içinde, bütün düşmanları hakkında kırım emri verebiliyordu.

İç düşman sıralamasında Yahudiler, birinciydi. Onlardan nefret ediyordu. Çünkü, kafaya taktığına göre, Almanya’nın ne sorunu varsa, onardan kaynaklanıyordu. Bu yüzden, onlar kesilip biçilerek yok edilmeliydi.

Ha, “dünya ne der?" sorusu mesele değildi. Cevabı, on yıllar sonra Türklerin yeni Reisi Erdoğan’ın da tekrarladığı gibi “kim ne derse desin"di. O kendi insaniyetinin yolunda yürüyecekti.

Üstelik, kırarak, bebeklerini, küçük yaştaki çocuklarını, bir zamanlar çalıp kaçırdıkları çocuklar Hıristiyan evlatları gibi devşirdikleri Ermenileri kıran Türklere kim hesap sordu ki!..

Her neyse, o hesap sorulmak için kapısına dayanıldığı an, kafasına kurşun sıkıp gidiyor, ama aynı yoldan giden, “Enfal" (vaddedilmiş ganimetler) sloganıyla Kürt soykırımı yapan Saddam Hüseyin, hesaba çekilmekten kurtulamıyordu.

Saddam, saklandığı kuyudan, bir pecmurde sefil adam olarak çıktı karşımıza. sonra ipin ucunda sallandı.

O nedenle kimse böbürlenmesin. Burası Ortadoğu. Kendini ilah gibi görenler, ayağı kayınca yalnız ve sefildir. Kimse bakmaz yüzlerine. Kendini savaşların ilahı ilan eden Saddam ve çocukları adamları tarafından ele verildi. Günümüzdeki karikatür diktatörler, hesabını yapmazlar ama, Menderes yapayalnızdı. İpte sallanırken, ailesinden başka ardından ağlayanı bile yoktu.

Ortadoğu’nun entrika kazanlarında, Hitler taklitçiliği fokurduyor, günümüzde. Her kral, reis, şeyh ve emir birer Hitler gölgesi olarak salınıyor, saraylarında.

Kan emici hortlaklar, hesap sorulmayacağı güveniyle, kol geziyor. Huzur içinde cinayet işliyorlar.

TC tarihinde ilk defa, Türk-İslam Faşizmi ile Kürt şehirleri tanklar, toplarla yıkıldı. İnsanlar aylar boyu ev hapsinde tutuldu.

 Cumhuriyet gazetesinden Miyase İlknur, yıl dönümü nedeniyle, Maraş’ta katledilen insanlığın hallerini anlattı, üç gün boyunca. 1978’de, bebekler, kadınlar, ihtiyarlar katledilirken, henüz El Kaide’nin, El Nusra ve IŞİD çeteleriyle, uzantılarının adı yoktu. Ama Türk dinciler, “Allah u ekber" sloganları Maraş’ta cinayetler işliyor, baltayla boyun uçuruyor, insan kesiyorlardı. Türk Reisi Erdoğan, İslamı naralarla meydanda görünmüyor, ama kafadarı bugünkü parlamento başkanın İsmail Kahraman’ın gölgesi de, oradaydı.

Miyase İlknur’un yazdıklarında, bir kere daha katillere yol, yön gösteren ölü soyucu, hırsız, talancı kadınların silueti de beliriyor…

Kurnazlık, vahşeti galeyana gelmiş Kürtlere mal edip, devleti pakladı.

Sonra Kürdistan, insan kırımı, işkence ve yangınlarla sarsıldı. Onu da örttü. Sivas’ta, Allah diye diye insanları diri diri yakarken, TC bütün gücüyle seyirciydi.

Bütün bunlar, insan kesen, diri diri yakan IŞİD’in, El Kaide ve El Nusra İslamına girişti. Cizre’de, 144 gencecik Kürdün yakılması ise canavarlaşmanın resmiydi.

Ve şimdi Türk-İslam ırkçılığında sınır tanımayan yeni bir aşama…

Türk televizyonları haykırıyor, gazete manşetleri sırıtıyor:

“Türk ordusu, Kürtlerin önünü kesmek için, birleşmelerini önlemek için Suriye’dedir!..”

Gören ve duyan Suriye’yi bir parçası sanıyor, TC’nin. Oysa, orada bir işgalci. Ama Rusya’yı kandırma pazarında mutlak sahibi gibi geçiniyor. Orada Kürtlerin hayatında söz ve karar sahibi olduğu gösterisinde bulunuyor.

İşte Hitler, bunu yapmadı. Sadece Yahudileri katletmek için, komşu ülkeleri işgale çıkmadı. Saddam bile, Kürt kırımı için Suriye ve İran’a girmedi.

Ama Allahtan korkusu, insan oğlu vicdanından utanması olmayanlar, Kürtlere dünyayı dar etme hakkını görüyorlar, kendilerinde.

Oysa, birileri bölgenin şerifi rolü oynayıp, Kürtler için zindan bekçiliği yaparken içeride 25 milyonu aşkın Kürt’ün yaşadığını yadsıyordu. Bunlar vergi veriyor, askerlik yapıyor, angaryalara koşuluyorlardı.

Bilinç olarak, bölgedeki bütün kardeşleriyle aynı kaderi paylaştıklarının farkındaydılar. Birinin geleceği, ötekine bağlıydı.

O nedenle nüfusta kaydı, cebinde kimliği, pasaportu da olmayan Suriye Kürtleriyle kaderde de kardeştiler. Kurtuluş mücadelelerine katkı için, yanlarına koşuyor, oradan gelen çocuklarının cenazelerini karşılıyorlardı. 

Ama Türk devleti, onların bir araya gelememeleri için duvarlar örüyor, havadan ve yerden bombalar yağdırıyor, öte yandan ırkçı doruklara kanatlanıp bölgede yeni keşfettikleri “soydaş, dindaş"larına ol ile kanat geriyorlardı.

Askere aldıkları Kürtleri de soydaşlarına bekçi diye dikiyorlardı.

Bu Kürtü benliksiz, kişiliksiz görmek, aşağılamaktı. Kullanmaya devam için, kendilerince gönül alıcı açıklamalar yapıyorlardı:

 “Biz Kürtlerin değil, PKK’nin koridorla birleşmemesi ordumuzla Suriye’deyiz."

Dolandırıcılık ve sahtekarlıkta yeni bir icat, sosyal ve siyasal kalpazanlıktı. Ama kimse yutmuyordu.

Çünkü, yer yüzünde “PKK” diye yeni bir ırk, insan soyu ve herhangi bir halk yoktu. PKK, Kürtlerin fedakarlıklarla yaşattığı bir özgürlük hareketiydi.

Bir zamanlar nasıl “Peşmerge" diye bir halk yok idi ise, bugün de PKK adında bir millet, insan soyu yok, Kürt halkı vardır. PKK, halkın hizmetinde bir örgüttür.

Yazarın diğer yazıları