PKK’nin çizgisini biliyoruz; Ya legal siyasetin çizgisini?

‘Asimetrik” durum deniyor ya, şu anda Kürdistan ile Türkiye’deki durum tastamam böyle.

PKK’nin bir programı var. Bu programı hayata geçirmek için mücadele çizgisi de var. Hatırlayalım:

Program açık ve iç tutarlılığa sahip: Bu program Kürdistan’a sıkıştırılmış bir “milli devrimden” çok daha kapsamlı bir devrimi amaçlıyor: Ortadoğu devrimini. Stratejik hedef, “ilk etapta İran, Irak, Suriye ve Türkiye’yi, Kürdistan’ın dört parçasıyla birlikte Konfederal Ortadoğu Ortak Evi’nde, birleştirmek.” Ve bu Ortak Ev’de “kadın özgürlükçü, ekolojik ve komünal toplum” hedefini barışçıl yolla gerçekleştirmek.

Bu amaçla bu dört ülkenin her birinde, “demokratik özerk bölgelerin ve demokratik ulusun birliğine dayalı, toprağı bütün, sınırları dokunulmaz demokratik cumhuriyetlerin kurulması”.

Program bunun nasıl sağlanacağı sorusunu da gerçek olgulara, yani Kürdistan’ın dört parçasındaki devrimci sürecin varlığına ve Ortadoğu devriminde Kürt Özgürlük Hareketinin öncü rolüne dayanarak yanıtlamakta:

“Kürdistan’ın dört parçasında Kürt halkının “ulusal birliğini” sağlamak.

Buraya kadar tamam.

Bu program hayata nasıl geçecek? Tüm zinciri kavramayı sağlayacak olan “tutulacak ana halka” ne?

PKK bunu “devrimci partinin inşası ve gerilla mücadelesi” olarak ilk adımda saptadı. Legal ve illegal, silahlı ve silahsız, serhildan ve parlamento gibi bütün mücadele yöntem ve araçlarını uyumlaştırdı.

Askeri mücadeleyi politik mücadeleye tabi kıldı.

İdeolojik olarak da “dar milliyetçilikle”, “dogmacılıkla”, “çetecilikle” mücadeleyi öne çıkardı.

Sonuç: Ortadoğu devriminin Rojava devrimiyle yeni bir aşamaya yükselmesi ve PKK programının burada hayata geçirilmeye başlanmasıdır. Bütün gel gitlere ve zorluklara, tehlikelere rağmen bu başarı stratejiktir.

Gelelim Türkiye’ye…

Sanki ortada, anti-faşist mücadele için bir acil çıkış yolu çizilmemiş gibi görünüyor. Bir başka ifadeyle, toplumun çoğunluğunu tek bir cephede toplamanın sırrı keşfedilmemiş gibi.

Toplumun çoğunluğu dediğimizde, bunu “toplumun politik bakımdan aktif çoğunluğu” olarak anlamak şart. Çünkü faşist rejim “seçmen çoğunluğu” ile değil, toplumun politik bakımdan aktif çoğunluğunun mücadelesiyle tasfiye edilecek. Seçimler bu çoğunluğu kazanmakta sadece bir araç.

Bu çoğunluk nasıl kazanılacak? Bunun programatik çözümü nedir?

Bu kitlelerle bu aşamada “bir iktidar programında birleşmek” gerçekçi bir hedef değil. Ama “faşizme, ırkçılığa, klerikalizme, savaşa, cinsiyetçiliğe, ekolojik barbarlığa KAPALI, sosyalizme, Kemalizme, İslama ve Kürt özgürlükçülüğüne AÇIK bir anayasa” temelinde geniş cephe mümkün.

Ne var ki, “faşizm sonrası Anayasa” kendi başına kitleleri birleştirmez.

Ortada ciddi bir soru var:

CHP’nin parti merkezine tepkili olan anti-faşist tabanı;  AKP’den uzaklaşan dindar kitleler, Kürt özgürlükçü güçleri ve sosyalistlerle nasıl ortak bir cephede birleşecek?

Bu sorunun yanıtı, “bu kitleleri kimler frenliyor?” sorusunun yanıtında saklı. O frene karşı mücadeleden söz ediyorum.

Şu anda somut olarak “laik anti-faşist tabanı” CHP yönetimi, “özgürlükçü dindar tabanı” Saadet Partisi frenliyor. Bunlar faşist rejimin krizini derinleştirmek yerine bu rejimle her defasında dayanışma içine giriyor. Her iki parti sözde “parlamenter muhalefet” yapma adına kendi tabanlarını faşist rejim karşısında eylemsizliğe mahkum ediyor. Bunun sonucunda CHP tabanı Ergenokoncuların eliyle, Saadet tabanı tarikatların eliyle faşist rejimin pasif destekleyicileri haline geliyor.

O halde yapılacak iş, CHP ve Saadet yönetimiyle bu partilerin tabanlarını birbirinden ayrı olarak ele almak. Ama aynı zamanda her iki tabanın hala partilerine bağlı olduğunu hesaba katan esnek bir mücadele çizgisi belirlemek. Yöntem her iki partinin tabanlarını, destekledikleri parti yönetimlerinin faşizmle uzlaştığını kendi deneyleriyle  anlamalarına yardım edecek “ittifak çağrıları” yapmaktır.

Örneğin HDP, hem CHP’ye, hem de Saadet’e “parlamentoda hiçbir sonuç alamayan varlığımız yalnızca faşist rejime meşruiyet sağlıyor; CHP, Saadet ve HDP olarak bu parlamontadan, istifa ederek değil, fakat birkaç vekili nöbetçi bırakarak çekilmeliyiz” önerisi yaptığı zaman, bu öneri her iki partinin tabanında şu ya da bu ölçüde yankılanır.

Yankılanınca ne olur?

Bu partilerin tabanıyla yerellerde, sokakta, evlerde aşağıdan yukarıya işbirliği olanakları genişler. Yerellerdeki eylemlerin politik yelpazesi de. Bu da “kendi başına basın açıklamaları” ya da “parlamento kürsüsünden yapılan eleştiriler”le kıyaslandığında nitel bakımdan çok anlamlı olur. Bu yolda ne kadar mesafe alınırsa bu partilerin yönetimleri o ölçüde baskı altına alınır, fren balataları yıpranır. En ideali bu frenlerin boşalması ve her iki parti tabanlarının politik mücadeleye Kürt özgürlükçü güçleri ve sosyalistlerle birlikte özgürce akması olur.

Ve işte her an erkene alınacak olan “yerel seçimler” böyle bir taktik plan için elverişli koşulları yaratır.

Örneğin Kürdistan’da “kayyımları devirmek ve daha sonra yine kayyımlaştırılacak olsa bile, yerel yönetimleri kazanmak” hedefiyle, Batı’nın yerellerinde işbirliği hedefini birleştirmek aşağıdan yukarıya ittifak için bir başlangıç olabilir.

Tartışılsın diye yazdım.

Yazarın diğer yazıları