Polis devletinde isyan ve Kürtler

Ve sonunda Türk halkının bir kesimi uzun sürmüş bir uykudan uyanıyor galiba.

Bir haftayı aşkın zamandan beri devam eden olaylar, “daha çok cami ile ileri demokrasi” aldatması tepki olarak okuduğu zaman önem taşıyor.
Umarım öyle ve olaylar dolandırılmışların tepkisi diktaya, başka bir deyişle “polis devleti”ne isyandır.
Eğer böyle ise insanlık adına önemli bir adım…
Olayların nasıl gelişeceği, nerede durulacağını kestirmek mümkün değildir. Görünürlerde, Türklerde Faşizme alternatif olacak örgütlü bir güç de yoktu. Daha çok cami ile cennet vaaddeden Faşistlerin alternatifi, Kemalist Faşistlerdir.
Ancak, ufukta aydınlık olmamasına rağmen, bugün artık dün değildir. Dün geride kalmış, külhani deyimle, AKP rejimi yere düşmüş, “karizması çizilmiş”tir. Tartışmasız baş efendi, tek muktedir Recep Erdoğan’ın ise kibri çiğnenmiştir.
Çöplüğün tek horozu değildir, o artık.
AKP iktidarı, sonunda darbe almış, kaba zulmünün altında kalmış, boynu bütünüyle kırılmasa bile, gücünde ağır yara açılmıştır. Yara, yalanların bünyesini kemirmesi sonucu açılmıştır. İslami çürütmeciliğin sonucudur.
AKP, kalabalıkları sonuna kadar kandırıp, dolandıracağını sanarak, önce ileri demokrasi demiş, bir süre sonra adliye ve basını ağır baskı altına alarak demokrasi ağacının köküne kezzap dökünce yalanı ortaya çıkmış, bunun üzerine her yere cami ile cennet vaadine başlamış, bu da toplumsal tepki olarak önüne dikilivermiştir. İstanbul’da başlayıp yayılan olanların temelindeki gerçek budur.  
 Cengiz Çandar’ın deyimiyle, mazlum ve masumun sesi iddiasıyla ortaya çıkan AKP, sonunda ruhundaki öze dönmüş, diktatör kesilip, “zalimlerin amiri” olarak karşımıza çıkmıştı.
Recep Erdoğan, meydanlara çıkan kalabalıkların “diktatör” diye bağırmasından sonra önceki gün, şöyle diyordu:
“Bana diktatör diyorlar. Halka hizmet eden biri diktatör olur mu? Ben diktatör değil, hizmetkarım.”
Halbu ki hiç de inandırıcı değildi, bu çüretmeciliğinde. Çünkü, herkes biliyor ki, Arap türü demokrasilerde olduğu gibi seçilerek gelen ya da darbeyle tepeye geçen hiç kimse, bugüne kadar “ben bir diktatörüm” demedi. Saddam bir seçilmişti. Kendince halka hizmet için tepedeydi. Esad da halkın hizmetkarı olduğunu söylüyor.
Recep Erdoğan halkın hizmetkarı, ancak görünen ne varsa onun hizmetinde. O ve adamları teslim almaya “süreç” adını veriyorlardı. Çıkar musluklarının efendileri onlardı.
İlkin adliye üstüne sefere çıkmış, bir kaç manevradan sonra kaleyi teslim almıştı. Polis teşkilatı, zaten elleri altında hazır ve rejimin dayanağıydı. Basın ve yayının iki hamleden sonra emre adadeydi.
Bir tek Kürdistan direniyordu.
Ve rejim polisi, adliyesi, askeri, medyasıyla bütün kollarıyla, ortak düşmana saldırıyordu. Asker ve polis, vuruyor adliye tutukluyor, basın, yayın “vatana hizmet tertibinden” zulmü insaniyet diye cilalıyor, zalimi yağlıyor, takdirle doruklara çıkarıyordu.
Bir emirle onbin Kürt zindanlara dolduruluyordu. Medya, “hepsi terörist” yaygarası koparıyordu, arkalarından.
Recep Tayyip, “kadın da olsa, çocuk da olsa gözünün yaşına bakmayacağız” diye gürledikten bir gün sonra, Kürdistan’ın yalnız Diyarbakır ile Batman şehirlerinde, yerden 12 ölü toplanıyor, yaralı sayısını ise kimse bilmiyordu.
Polis, sokak başlarında mevzileniyor, üç kişi bir araya gelince gazlar sıka sıka taarruza geçiyor, Kürt seçilmişler de yaralılar arasında yatıyordu. Okulda olması gereken çocuklardan üç bin tanesi hapse atılıyor, orada da tecavüze uğruyorlardı.
Öte yandan, dağlarda kitle imha silahları kullanılıyor, Roboskî’de sivil kırım yaşanıyordu. Türk meydası, gözlere mil çekmek, dağlarda kullanılan kitle kırım bombalarını örtü altına almakla görevliydi. (İstanbul şehri gaz bulutuna boğulduktan sonra “kimyasal Recep” pankartı ortaya çıkıyordu.)
Bütün bunlar olurken, Türk kamuoyu vicdanı uykudaydı. Kürtler, yıllar yılı bu rejimin kan ve ateş arasında, tek başınaydı. Kürtler, katledilirken, helikopterlerden diri diri atılırken, öldürülmüşlerinin başları, kulakları paraya (ödül) tahvil edilmek üzere kesilirken, köyleri, evleri yanarken, soyulur, talana uğrarken Kemalistler suskun, ulusalcılar sağır, dilsiz, insanlık körüydü…
Buna rağmen, bugün Türklere insaniyet, yani demokrasi getirme adına “Kürt Memed nöbete” çağrıları yapılıyor.
Türkler için ilk çıkışı yapan da Kürtlerin temsilcisiydi. Gezi Parkı’nda, hayatını ortaya koyarak, ağaç katilinin önüne geçen  Kürtlerin temsilcisi Sırrı Süreyya Önder’di. Buldozerin önünde durup, “önce beni ez” dedikten sonra, sevenleri (ki büyük bir ihtimalle Kürtler) onun yanına koşma adına kavgaya giridiler.
İsyan böyle başladı. İMC televizyonu duyurunca destek yağdı.
CHP ve öteki ulusalcı (ırkçı) örgütler, bundan sonra pay çalmaya çıktılar. CHP ve öteki ulusalcıların alana girmesinden sonra, mesele o çirkin ben güzelim demeye dönüşmüştür. Faşizmin alternatifi Faşizmdir yine.
Kürtler Faşizme karşı Faşizm için neden kavgaya girsinler ki?..

Yazarın diğer yazıları