Politik öngörüsüzlük mü, resmi ideoloji savunuculuğu mu?

İç ve dış göçü de konu alan bir panel öncesinde bir CHP milletvekili partililerin sorularını sohbet içinde cevaplarken,  biraz önce anlattığı dokunulmazlıkların kaldırılmasında CHP’nin takındığı tutum ile bağ kurmaksızın, cezaevlerinde bulunan PKK’lileri ziyaretleri konusunda kendilerine yönelen linç kampanyasını hayretle karşılıyordu ve kızgındı. İsmi geçen milletvekillerinin teşhir edildiğini, yoğun tehditlere maruz kaldıklarını, kimilerinin PKK’li, kimilerinin KCK’li olmakla suçlandıklarını anlatıyordu. ‘Ne işimiz olur PKK ile’ diyordu ve epeyce kaygılıydı. Ne de olsa burası Türkiye’ydi. Haklarında açılacak soruşturmalar da yeterince can sıkabilirdi ama her an fiziki bir saldırıya uğrayabilirlerdi, canları tehlikedeydi ve herkes susuyordu bu haksızlık karşısında vs vs. 

O yakınırken, bir milletvekilinin politik öngörüsüzlüğüne hayretle ve iyi bir insan imajının da beslemesiyle, Alman papaz Martin Niemöller’in Hitler faşizmini anlatan bilindik şu sözleri geziniyordu aklımda: Önce sosyalistleri topladılar sesimi çıkarmadım, çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım çünkü sendikacı değildim. Daha sonra Yahudileri topladılar sesimi çıkarmadım, çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler, benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı."

Dokunulmazlıkların kaldırıldığı oylama öncesi CHP’nin milletvekilleri arasında eğilim yoklaması yaptığını ve dokunulmazlıkların kaldırılmaması yönünde net bir sonuç çıkması üzerine ikna çalışmaları yürütülerek dokunulmazlıkların kaldırılmasına yeter sayıda milletvekilinin ikna edildiğini de anlatmıştı. Neden buna gerek duyulduğuna dair soruya cevap basit ama ikna edici değildi. Güya dokunulmazlıklar kaldırılmasa AKP meseleyi referanduma götürürken toplumu daha da gerecekti ve kutuplaştıracaktı ve CHP buna engel olmuştu. Dili bunları söylüyordu ama sonrasında yaşadıkları karşısında belli ki bu gerekçeye kendisi bile inanmıyordu artık, ama ne yapabileceği hakkında da bir fikri yoktu. 

Hükümet politikalarının iç yüzüne ilişkin gözlemleri vardı ama bunu kendi tabanıyla paylaşmak konusunda bile tereddüt içindeydi. Korumaya çalıştığı kendisi miydi yoksa bu tutumu ile hükümeti mi korumuş oluyordu, yoksa CHP politikalarındaki belirsizlikler yüzünden tutum almakta zorlanıyor muydu sorularına da net bir cevabı yoktu zannımca. Asıl önemlisi ve de vahimi; düşüncesi ya da tutumu belirgin olduğunda bile politik çizginin önemi ve belirleyiciliği ortadayken, politik öngörüsüzlük resmi ideoloji savunuculuğuna götürüyordu hepten. Yani ortada muhalefetmiş gibi dolanan ama yaptıkları ile AKP’yi destekleyen bir CHP’nin sebebi sadece Kılıçdaroğlu değildi, ama çoğu milletvekili bunun bile ayırdına varmıyordu. Toplum için de her şeyin iyisini istiyorlardı ama Meclis’te ellerinden gelen buydu malesef biçimindeki açıklamalara panel sırasında salondaki bir partiliden gelen "bir işe yaramıyorsanız halen orada ne işiniz var?" sorusu/ tepkisi tabanda daha net fikirler var dedirtiyordu öte yandan. 

CHP milletvekili Eren Erdem savcılık kararıyla ancak hiçbir gerekçe gösterilmeksizin uçaktan indirilip saatlerce havaaalnında bekletildiğinde ne düşündüler? HDP ile aynı kulvarda kalmamak adına, Kürtlere yakın gözükmemek adına destek verdikleri hükümet politikalarının kendilerini de hedef almasına şaşırmaya devam mı ediyorlar bilmiyorum. Ancak faşist hükümet politikalarının Kürtler başta olmakla beraber her türlü aykırı sese, iktidarını tehdit edecek hatta eleştirecek güce tahammülsüzlüğü gün gibi açık. Bununla beraber Eren Erdem’in başına gelenleri HDP’li vekillerin başına geleceklerin küçük bir provası ve de hukuksuzluğun ve keyfi baskının daha da sınır tanımadığının resmi olarak da okumak ve önemsemek gerekiyor.

Yazarın diğer yazıları