‘Post-Kemalist otoriterlik’ ve ‘endişeli dindarlar’

AKP “düşüşte”. Artık bunun ilk işaretlerini AKP/Cemaat medyası bile saklayamıyor. Geçtiğimiz gün Zaman gazetesinde İhsan Dağı bir kamuoyu yoklamasından söz etti. Bu yoklama liderler hakkında yapılan “değerlendirme” ile ilgili. Buna göre, Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz Ocak ayından bu yana yaklaşık yüzde beş “düşüşe” geçmiş. Ocak’taki popülaritesi yüzde 50.3, Nisan ayında yüzde 45.6.
Daha da düşecektir.
Buna karşılık BDP Eşgenel Başkanı Selahattin Demirtaş Ocak ayında yüzde 6.1 olan değerlendirmeyi, Nisan ayında yüzde 8.5’e çıkarmış.
Daha da yükselecektir.
Dağı ertesi gün bu “düşüşün” nedenleri üzerine yazdı: “Kafalar karışık. Post-Kemalist bir Türkiye’nin ‘tam demokratik’ bir ülkeye doğru evrilmeyeceği konusunda kuşkular artıyor; dahası, ‘post-Kemalist otoriterlik’ endişesi derinleşiyor.”
Bu “endişe” kimlerin arasında derinleşiyor? Laik demokratların mı?
Hayır.
Dağlı anlatıyor: “Kuşkular ve endişeler temelsiz değil. Bu durumun nereye varacağını belirleyecek olan ‘demokrat blok’un tutumu; dindarı, liberali, Türk’ü ve Kürt’üyle ‘demokrat blok’ Kemalist otoriterliğe mücadele verdiği gibi ‘post-Kemalist’ otoriterliğe de razı olmayacak gibi.” Ve ekliyor: “Anlaşılan, post-Kemalist otoriterliğe dindarlar da itiraz edecekler.”
“Düşüş” böyle bir şeydir. Yalnız “sayısal” bir şey değildir. Manevi bir şeydir.
 “İslamcı” çevreler arasında, özellikle kadınlar daha açık sözlüler. Örneğin “tesüttürlü” yazarlardan Nihal Bengisu Karaca şöyle yazdı: 
“Uludere hatasını sezaryen ve kürtaj tartışmasına seğirterek aşmaya çalışmak bir hataydı. Tartışmayı agresif bir dille sürdürmenin sonu batağa saplanmaktı, nitekim öyle oldu. Ben olanı değil olacakları söyleyeyim: Bu gidişle ve diğer yapıp etmeleriyle hükümet, yakın bir tarihte fikirlerini dolaşıma sokacak entelektüel, yazar, akademisyen bulamayacak. Ve benden söylemesi, şimdiden öyle olmaya başladı…”
Ama en çarpıcı örneği, Radikal yazarı Ezgi Başaran verdi. Başaran, bir grup kadının Uludere katliamıyla ilgili imza kampanyasından söz ettikten sonra şöyle yazdı:
“Uludere İçin Buluşan’ ve bu mektubu imzaya açan kadınlar arasında Hüda Kaya var. Kendisi başörtüsüne özgürlük için emek sarfetmiş, ciddi bedeller ödemiştir. Hikayesini dinleyin: 1998’de “Ulusal bir heyecen gecesi ve başörtüsü” başlıklı bir yazısından dolayı 312’den yargılandı, 20 ay ceza aldı. Tahliyesinden sonra 3-4 ay sonra Malatya İnönü Üniversitesi’nde başörtüsü yasağı uygulanmaya başlamıştı. Lisede olan üç kızı başörtüsüyle ilgili okudukları şiirler nedeniyle mimlenmişti. Aynı anda kızlarını İmam Hatip’teki derslerinden, Hüda Hanım’ı da kaldığı adresten alıp götürdü polis. 7 ay cezaevinde kaldılar. Tahliye olduktan sonra karar Yargıtay’dan döndü ve Hüda Hanım ancak 2002’de serbest kalabildi.”
Hüda Kayalar Uludere için konuşmaya başlamışsa, bilin ki “düşüş” de başlamıştır.
Kargaşa artıyor.
Malum, Meclis’te yine bir “paket” var. Adı da güya “hukuk paketi”. Şimdi AKP kalemşorlarıyla Cemaat kalemşorları bu “paket”le ilgili kavgaya tutuştular. Fehmi Koru “paketi övmekte”. Cemaat’in sözcüleri ise bu “paket”in “darbecileri kurtarma” paketi olduğunu söylemekte.
Ama bu kadar basit de değil kargaşa. Cemaat “pakete” karşı çıkarken, aynı zamanda Özel Yetkili Mahkemeleri (ÖYM) militanca savunmakta. Buna karşılık Fehmi Koru, “darbeler dönemini geri getireceği” gerekçesiyle ÖYM’leri savunanları eleştirmekte.
“Hangisi iyi?”
Ne zaman egemenlerin iç çelişkilerinden söz etsek kimilerinin aklına bu soru geliyor. Soruyu soranların bir kısmı “kendi gücüne güvenmeyen”ler. Egemenlerin içinden bir “iyi” şey bulsalar, dört elle sarılacaklar. Soruyu soranların kimisi ise, “soldan” itirazcı. Bu çelişkileri sergilersek, halk “ehven-i şer”e sarılır sanıyorlar.
Kimi zaman “ehven-i şer”i seçmek zorunlu olabilir. Ama bugün böyle bir durum yok. Sözünü ettiğimiz çelişkinin “iki ucu da kirli” bir değnek olduğunu bilelim, yeter. Çünkü bunların tartıştığı “hukuk paketi”nde sol için, Kürt Özgürlük hareketi için hayırlı hiçbir şey yok. Örneğin ÖYM’ler, bu paket yasalaşınca, yalnızca Kürtleri ve onların müttefiklerini yargılayacak…Hükümet “askeri vesayetin” artıklarıyla uzlaşmakta, onlarla birlikte Kürt Özgürlük hareketine karşı saldırıyı sürdürmekte kararlı.
Bu çelişkileri, AKP’nin “düşüşte” olduğunu kanıtlamak için vurgulamak gerekir. Vurguluyoruz da. Aynı zamanda bu çelişkiler yalnız AKP’nin “düşüşte” olduğunun işaretleri değil, “düşüş” sürecinin aynı zamanda “otoriterleşme”nin de güçleneceğinin işaretleri. O halde “düşerken” daha tehlikeli olan bir güçle karşı karşıya olduğumuz açık.
Yaklaşan yerel seçimler öncesi, son bir ayda Kürdistan’da BDP’nin Bingöl, Urfa, Maraş ve Diyarbakır olmak üzere dört il başkanı tutuklandı. AKP, BDP’li belediyeleri zorla ele geçirmek istiyor, Kürt siyasetini “yeraltına geçmeye” zorluyor. AKP tutuklu vekil Kemal Aktaş’ın vekilliğini düşürmeye hazırlanıyor. Bu tüm BDP grubunun tasfiyesi demektir. Kürt halkı parlamenter rejimden dışlanıyor. Bu iç savaş demektir.
Aktaş’ın vekilliği “düşünce”, AKP daha hızlı “düşecektir.”

Yazarın diğer yazıları