Putin’i de dolandırdılar

Orhan Kemal‘in Murtaza’ya söylettiği, “dedemden aldım kurs, gördüm terbiye“ repliğine uygun tiplerdi. “Aileden veya anneciklerinden aldıkları kurs, gördükleri terbiye ile komşularına, dost diye diye yanaştıkları ülkeleri avlamaya çalışan kalpazan tipler…

Kimilerine ağır acılar çektirdiler. Ama ilk uyanan ve onları tekme, tokat, sopalarla kovalayan Kırgızlardı.

Bulgaristan’a girmek için, bir ırkçı parti bile kurdular. Ama Bulgarlar uyanıktı. Kapılarını sımsıkıya kapatarak, “dostluk“larını savuşturdular.

Irak da, benzer yolu izledi. Elini vermedi, onlara. Buna rağmen, ülkenin Cumhurbaşkanı yardımcısını ayartıp İstanbul’a götürdüler. Onu kullanarak IŞİD örgütlenmesinin temelini attılar.

Ancak yüzsüz, utanma duygusundan yoksundular. Dost ve kardeş diye diye gidip Mısır, Tunus ve Cezayir’de, kendilerini sevimli gösterme mitingleri düzenlediler. Bu ülke yönetimleri, bundan sonra uyandılar ve kapı, pencere ile bacaları, yüzlerine kapadılar.

“Dost ve kardeş“ Libya ise safça davranışın bedelini ağır ödedi. Başkan Kaddafi, Recep Erdoğan’ı davet edip boynuna, üstün takdir madalyası astı. Fakat, aradan daha üç hafta geçmeden, Erdoğan, Kaddafi’nin canını almak, ülkeyi yıkıma uğratmak için, İzmir’de saldırı üssünü harekete geçirdi.

Suriye Cumhurbaşkanı Esad’a, “kardeşim“ diyordu, Erdoğan. İlişkileri o kadar sıcak, kardeşlik bağları öylesine sıkıydı ki, karşılıklı ev gezmeleri, birlikte tatil yapıyorlardı.

Yarım yüz yıllık sınır mayınları temizlenmiş, karşılıklı gidiş-dönüşlerde vizeler kaldırılmıştı. İki ülke arasında, ayrı-gayri de yoktu, artık. Hükümetler, tam kadro ortak toplantılarda buluşuyorlardı.

Fakat, kardeş Esad, bir sabah uyandığında, onun için, her şey artık çok geçti. Eğitilip ağır silahlarla donatılmış İslamcı çeteler, sınırdan girip ülkesini istilaya başlamışlardı. Erdoğan’ın dilinde, o bir katildi. Ülkesi kana bulanmıştı. Her yer yanıyor, yıkılıyordu.

Recep, Suriyelilere sesleniyordu:

“Ülkeyi terk edin, buraya özgürce yaşamaya gelin. Barınaklar hazır, sizi bekliyor.“

Recep, Suriye’nin tepesinde ölüm ve yıkımın efendisiydi. Şam’da, “Tanrıya adanmış nihai zaferin şükür namazı“nı kılmak için, kan seven, ganimet beklentili halkına gün (randevu) veriyordu.

Ama olmadı. Esad direndi. Bu arada, Kürtler örgütlenip, Recep’in “ılımlı muhalif” diye tanımladığı İslamcı teröristlere karşı ayağa kalktılar. Kendi yurtları, insanlarının onurunu savundular. Bu arada, ortak düşmanla savaş için, Amerikalılarla ortaklık kurdular. Barbarları yendiler.

Ancak, dünyaca kabul görmüş gerçek şu ki, asıl yenilen IŞİD değil, Erdoğan’ın avuçları içinde nefes alan Türk devletiydi. Çünkü, IŞİD Türk devleti demekti. Besleyip eğiten, personel, silah tedarik eden onlardı.

Şaşkındılar. Umutları kırıktı. Şam’da namaz kılma randevusu da fesada uğramıştı.

Kaybettiklerini, entrika çemberleri ile kazanmak için, daha düne kadar, “dinsiz, imansız Moskof“ diye taşladığı Rusya’ya yanaştılar. Türk medyasında, NATO’dan ayrılma, Batı ile ipleri koparıp Rusya, İran ve Çin’le bütünleşme tartışılıyordu.

Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin, memnundu. Vaziyeti kazanca çevirmekle meşguldu. Kürtlerle savaş diye şehirleri yerle bir eden Türklere silah ve istihbarat satıyor, Atom santrali kuruyordu, Rusya. Yalnızca S-400 füzelerinden 3 milyar dolar kazandılar.

Azez bölgesiyle Efrîn’in satışı da önemli kazanç sağladı, Rusyaya.

Türk devleti hala NATO üyesidir. Ama Kazakistan’ın Astana şehrinde, NATO karşıtı İran  Rusya ile faaliyet gösteriyor, yine Suriye alış-verişi (Efrîn ve Azez bölgesi) burada gerçekleşiyordu.

Türkler Astana’da ayrıca, “ılımlı muhalif“ dedikleri İslamcı teröristlerin vekiliydi. Onlara vekaleten kararlara katılıyor, sözler veriyorlardı. İdlib’de silahlardan arınması, Türk heyetinin vekaleten verdiği sözlerin başlıcasıydı. Ancak, bu sözün gereği asla yapıladı. Çeteler, Türk üslerinin gölgesinde, ağır silahlarıyla bildiklerini okumaya devam ettiler.

 İşte bu arada bir başka kırılma yaşandı. Recep Erdoğan, Rusya ile Kürt soykırımı yapamayacağını anladı. Çünkü Kürtler başka yerde, Amerikalıların da olduğu bölgedeydi. Bunun üzerine dişine taze insan kanı değmiş gibi, ani ve hızlı bir takla ile yeniden eksen değiştirdi. Savaş naraları eşliğinde şantaj ve entrika çevirerek Amerika’ya yanaştı.

Amerika izin verirse, Kürt kanı ziyafetine hücum edecekler.

Türklerin bu taklası üzerine Ruslar, aldatılmış ve terk edilmiş “bahtsız yar“ gibi, yakınma ile karışık, tehditler savurmaya başladı. Ancak kelimeleri dikkatle seçip, dengeli bir dil kullanarak.

Nitekim Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maira Zaharova düzenlediği basın toplantısında, kelimeleri çok özenle seçmesine rağmen, bir yerde kendini tutamıyor ve “kimse İdlib’de teröristleri koruyup kollamak için bahane yaratmamalı“ diyordu.

Bu söz, uyarının da ötesinde şamardı. Rusya ilk defa, bu açıklıkla Recep ve rejimini diline dolayıp İslamcı barbarları, “koruyup kollamak“la suçluyordu.

Ayrıca bir cümle daha vardı ki, zehir, zemberekti. Zaharova, “bu Türkiye için de geçerlidir“ diyerek, Suriye’nin egemen bir devlet olduğunu hatırlatıyordu. Dolayısıyla, Suriye’nin izni olmadan, kimsenin terörizmle mücadele adı altında bu ülkeye giremeyeceğini söylüyor, Recep’ın Rojava ile Kuzey Suriyeyi işgal iştahına taş tıkıyordu.

Hadi Recep, zıpla Recep, oyna bakalım…

Yazarın diğer yazıları