Rakamların anlatamadığı…

Rakamların dili soğuktur, Batı dünyasının yaşamı ve insanı okuma biçimidir. Duyguları ve düşünceleri birer veriye dönüştürüp, hakikatin yürekte yarattığı fırtınaları, alt üst oluşları nötralize eder. Rakamların dili soğuktur.

İsterseniz 96 günün kaç hafta, kaç saat ettiğini hesaplayın. Sonuçlar size bir kadının varoluş mücadelesine dair ne söyleyebilir ki. Bir erkeğin ona çizdiği yoldan değil, ona açılan başka bir kapıdan içeri girip siyaseti, direnişi öğrenen. Bir anne olduğu için annelerin acısını dindirmenin sorumluluğunu yüreğinin en derininde hisseden. Diyarbakır zindanında duvarların ardındaki fısıltıyı duyan. Evrenin başka bir boyutunda Cizre’de katledilen gençlere, Taybet Ana’ya, Ekin Wan’a, Mehmet Tunç ve Asya Yüksel’e ‘geç kaldık size’ diye sarılıp ağlayan. Direnmenin insana tattırdığı özgürlüğü halkıyla pay eden, herkesi kendine imrendiren Leyla Güven’i anlatabilir mi 96 günün kaç saat ettiği. Rakamlar hakikati perdelemenin bir aracıdır. Eğer  rakamların diliyle konuşursanız içinde saklı umutları, özlemleri ve inancı bir kenara bırakıp, o hayatları bir dosyaya yerleştirip soru önergesi diye verirsiniz o hayatları bizden çalanların eline.

83 günün kaç saat kaç hafta ettiğini hesaplasınız, kendi ülkesinde sürgün olan Nasır Yağız’ın genç ömrünün kat be katı olan acılarını duyabilir misiniz? Yüzyıllık acıların hesabını neden Nasır’ın ve onun gibi gençlerin ödemesi gerektiğini sormaz mısınız kendinize? Sırf yoldaşları ve ‘beni ben yapan kimlik’ dediği anası üzülmesin diye, gözündeki ışıltıyı açlığın acımasız ellerine teslim etmeyen genci anlayabilir misiniz rakamların diliyle?

Duvarların ardındakilerin 58 gününü hesaplasanız ne çıkar.  Duvarların öncesini ve sonrasını, güneşe olan özlemlerini bilmezseniz onların zamanlarını yaşayamazsınız. Çünkü zamanı rakamlarla değil gelecek düşleriyle ölçtükleri bir takvimleri vardır onların. Seslerini, sözlerini derviş sabrıyla ulaştırırlar duvarların arkasına. Onların sesi olabilir misiniz?

Galler’de bir İmam Şiş’in tek başına geçirdiği 57 günü saysanız ne çıkar. Sonuçlar size ‘yanlış hayat doğru yaşanmaz’ diyenlerin attıkları ilk adımının ‘kendisiyle yüzleşmek’ olduğunu bilecek kadar berrak bir zihne sahip bu gencin anlam arayışına dair bir şey söylemez.

Rakamların soğukluğu, vicdanlarımızı örten bir perde olmasın, ruhuna, yaşamlarına dokunabilelim. Kürdün son büyük savaşının öncülerini rakamlarla anlatmak gerçeği sıradanlaştırıyor. Oysa gerçek, bize aldığımız nefesi bile hak ediyor muyuz diye sorduracak kadar soğuk. Ve hakikat yolundan sapanları kendine getirecek kadar yakıcı.

Strasbourg’da daracık bir mekanda kıtaları, sınırları, hayatları birleştiren, yoldaşlığın gücünü  anlatmayı günleri saymaya yeğledim. Onlar geçen 57 günde onları ziyaret eden binlerce insanın ruhuna giden gizli dehlizlerden usulca içeri süzüldüler.  Gülüşleri ve hüzünleriyle, sesleri ve sessizlikleriyle, sözleri ve şakaları, bazen usulca döktükleri gözyaşlarıyla…

Dün kalbine söz geçiremeyen Gulê konuşunca siz de kalbinize söz geçirmezsiniz. Niye mi? Gulê’nin insanı anne koynundaymış gibi hissettiren, evrendeki hiçbir canlıyı incitmek istemeyen bir sesi vardır. Yaralarını gülüşünün ardına saklayacak olgunlukta ve hayatın ondan esirgediklerine isyan edecek çocuklukta bir med cezirdir Gulê’nin yaşamı. Nurgül, sabrın okyanuslar kadar derin olduğunu anlatır size. Sitemsiz ve minnetsizdir. 57 günün her anında ulaşacağından emin olduğu muhteşem sona odaklanmıştır. Dilek’in duyguları bir ateşi tutuşturacak ya da söndürecek rüzgara benzer. Üç kadının da çocukluğuyla gençliği arasındaki mesafeler kapanmıştır. Kavga, dağlarla vadileri birleştiren yoğun bir kar yağışı gibi değiştirmiştir ömürlerinin coğrafyasını.

Kadın yoldaşlığının tadına zaten aşinayız. Erkek arkadaşların da aynı sıcaklıkla birbirini kucaklaması, kollaması, düşünmesi ne güzel bir bilseniz. Yüksel başkanın Strasbourg dışındaki eylemcileri günlük olarak araması, moral vermesinde yalın bir incelik vardır. Her yeni günü, büyümeye hevesli bir çocuk neşesiyle karşılar. Bedenini eriten açlığa inat, nezaketi ve duyarlılığıyla hücrelerini yeniler. Mustafa ve Sadun arkadaşların varlığı kimsenin söylemediği, hep yanı başında hissettiği güven duygusunun kaynağıdır. Kağıda dökülmemiş bir sözleşme vardır sanki aralarında.  Sadun arkadaş her şeyi önüne katıp ilerleyen bir bahar seli, Mustafa arkadaş ise o çılgın akışa yer açan bir nehir yatağıdır.

Yalnızlığın insana kazandırdığı asaleti Kardo’da görebilir insan. Sömürgeciliğin zihinlerde yarattığı karakolların hepsine dinamit döşemiş, bilinç ve yürek arasına ise yıkılmaz köprüler kurmuştur. Sıcacık gülüşlü Mervanımız, sevgisinden, şefkatinden kimseyi mahrum etmeyecek kadar cömerttir. Hayatı detaylardan öğrenmek gibi güvenilir bir yöntem bulmuştur kendine. Ayrıntılarda saklı olan her şeyi anlam arayışına katık eder. Çekdar’ın bakışlarını öyle uzaklara dikmesinin nedeni, bir türlü dindiremediği dağ özlemindendir. Zamanı ve mekanı dağ takvimine göre kurulmuştur. Bu kıtanın soğuk gerçeğine kapılarını kapatmıştır ve içeriye sadece kalbinin atışlarını duyabildiklerini almaya kararlıdır.

Kerem, Ayvaz, Şiyar, Agit ve Ekrem’in yoldaşların bize gösterdiği hakikat hepsinden daha çarpıcıdır. Militanlığın tek ölçüsü vardır; o da Reber Apo’nun yoldaşı olmayı başarmaktır. Kendisine biçtiği gömleğe sığmayanlara, verdiği sözün gereklerini yerine getirmeyenlere, onu sırtında bir yük gibi taşıyanlara, yol yorgunlarına, oluşan statülere bir meydan okumadır varlıkları. İnsanlık değerlerini savunmayı sadece kendine has sanan kibirli gafilleri uykusundan uyandıran bir çığlıktır. Soykırım kıskacından kurtarılan Kürt’ün Reber Apo’ya vefasıdır.

Strasbourg eylemcileri rakamların anlatamadığı bu akışı ‘direniş güzelleştirir’ biçiminde tanımladılar. Bana göre bir arınma hali. Çevrelerindeki herkesi kaygılarından, bencilliklerinden, korkularından azad edip sevginin, inancın, direnişin sağaltıcı gücüyle iyileştiren bir arınma hali.

Biz rakamları saymak yerine bu akışa dahil olalım yeter.

ZİLAN DIYAR

Yazarın diğer yazıları

    None Found