Recebin Amerika’yı ‘fetih’ rüyaları

Mizah, dünyanın en ciddi işidir. Çünkü her kelime veya figürü zekanın imbiğinden süzülmedir. O nedenle, herkesin harcı değildir, mizah. Tülüat da mizah ağırlıklı ama, tiyatrodur.

Onun için, Recep Erdoğan’ın Amerika’nın NewYork şehrindeki hallerine “Tülüat“ demek, bu sanata hakaret demektir. Sefalet ve sefil hallerin de gülünçlüğü tülüat değildir, çünkü.

Unutmamak gerek. Çürümüş dibe düşmüş kişiliklerin gülünçlükleri, insanı gülümsetir. Ama mizah, yani tülüat başka şeydir diyerek, konumuza geçelim.

Recep Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’nun açılış törenine katılmak için, çıkacağı Amerikan gezisinden bir ay önce havaya girmiş ve bu geziyi, adeta bir “fetih seferi“nin başlangıcı olarak ilan etmişti. BM toplantısı için, NewYork’a gitmişken Amerikan Başkanı Donald Trump ile görüşecekti. Bu buluşmada gücünü, kırılmaz iradesini ortaya koyarak ondan, Rojava’ya ek olarak Kuzey Suriye’nin işgali iznini alacak, dünyanın gezgin katilleri, tecavüzcü ve hırsız sürüsü IŞİD’li din kardeşleri için, bir yurt sağlayacaktı.

İşte kötünün kötüsü tülüat denilen süreç, böylece başlamış oluyor ve Türk medyası bir ağızdan, “reizleri“nin peşin zaferini ilan ediyordu.

Çünkü Trump’ın, ona “buyur geç, Kürtlerin hayatı ve kanı sana helaldır“ diyeceğinden emindi, Türk kamuoyu. Ama, Trump aksilik edip, “git işine lan“ diyecek olursa, bunun için de Recebin B ve C planları hazırdı.

Doğrusu Recep sıkı atıyor ve şöyle diyordu:

“15 gün içerisinde, ABD bizim çizgimize geldi geldi, eğer anlayış gösterilmezse, biz tek başımıza, bildiğimizi yapacağız.”

“Tek başına bildiği“ ise tabii ki işgaldi. Kamyonlara bindirip sınır boylarında gezdirdiği askerlerini, öteki yakaya aktarıverecek, işi bitirecekti.

 Ama olmadı. Tıkabasa doldurduğu midesinin hazımsızlığı yüzünden, uykusuz geçen geceler boyunca kurduğu hayaller, “fos“ çıktı. İki ay önce, baş vurduğu halde, Amerikan Başkanı randevu vermiyordu. Telefon üstüne telefon. Açtığı telefonlarla da sonuç alamayınca, BM koridorlarında pusu kurar gibi yolunu beklemeye başladı. Tesadüfen karşılaşmış gibi yaparak, yoluna çıkıp “Sayın Başkan, bana bir randevu“ diyemedi.

Dımdızlak ortada kaldı. Bu arada Başkan Trump, beş kıtadan, büyük-küçük birçok ülke lideriyle görüştü. Recep ise nafile yere çalacak telefonun sesini bekledi. Ama, olmadı. Başkanın tek kelime konuşmadan, birlikte çektirdiği hatıra fotoğrafıyla boynu bükük, bakışları melul kalakaldı.

Neyse ki, BM kürsüsü vardı. Ülke liderler, Londra’daki parkta kurulu mikrofona çıkar gibi sırayla çıkıyor, ağızlarına geleni söylüyor, sonra iniyorlardı.

Recep de, sırası gelince bunu yaptı. Camdan bir köşkte oturduğunu, atılan bir çakıl taşıyla her şeyin al aşağı olacağını düşünmeden atıp tuttu. Keşmir’in, Müslümanlar için, açık hava hapishanesi olduğunu, bu hapishanede sığır eti yiyenlerin öldürüldüğünü bile söyledi. Kendi devletinin dışında kalan herkesin, özellikle de Batı dünyasının ırkçılık olduğunu bağırdı.

Kürtlerin yüz yıldır ırkçı darbe altında olduğu, Suriyelilerin ise cehennemi bir hayat yaşadığı hiç aklına gelmedi. Hadi Recep, at atabileceğin kadar hesabı yalanlar uydurdu…

Oysa, Kürtlerin tepesinde cehennem zebanisi gibi duruyordu. Kürtler için kanun da yoktu. Erken kalkan kendi kanunuyla yanaşıyordu, Kürtlere. Kürtler bağlı, katilleri serbestti. Hakkari örneğinde görüldüğü üzere, Kürtlerin doyasıya ekmek yeme özgülüğü de yoktu. İnsan avcıları, ortalıkta kol geziyor, kapılar, bacalar dinleniyor, nefes alıp vermelere kulak kabartılıyordu. Avcının kızgın baktığı herkesin hayatı kanıyor, kimseyi bulamayan kelle avcısı, ödül için babasını, kardeş, kuzen, dayı ve amcasını ihbar ediyordu. Kürdistan’da seçim serbest, ama Kürtlerin seçilmiş hapislik suçtu. 20 bin Kürt, Hitler’in toplama kamplarını andıran, hapishanelerde esirdi. Suçları seçmek veya seçilmekti. Kürtçe konuşanlar sokakta kurşunlanıyor veya işten çıkarılıyor, Türk devleti “buyrun cehenneme“ dercesine ses, seda ve melodileri yasaklıyordu.

Bir Recebin reisi olduğu devlet bu hallerdeydi. Ama BM kürsüsü, kötü, zeka yoksunu bir metne bekandı…

Nerede bir Kürt toprağı varsa topları, tank ve uçaklarıyla orayı işgale koşan Pontuslu Recep, Kürt kanı ve göz yaşını ve örtmek için, İsraili İsraile saldırıp kendini adam gibi adam gösteriyor, Filistinli kadınlara kötü davranıldığını söylüyordu.

Seçilmiş Kürt kadınları, ninelere sokaklarda işkence edilip kemiklerinin kırıldığını, dünyaca seyredildiğini nereden bilsin, o!..

BM kürsüsüne müdahale eden, “atma Recep“ diyen yoktu, nasıl olsa. Meydan onundu.

Lozan anlaşmasına rağmen Hatay ve Kıbrıs işgal altındaydı. Onun gasp ettiği Suriye ile Irak Kürdistanı toprakları ise etnik arındırma ile boşaltılıyor, katil sürüsü IŞİD’li kardeşlere yer açılıyordu..

Ama, o “orayı bırak yaptıklarına bak“ diyen kimse çıkmadığı için, İsraili kuruluş anlaşmasına aykırı olarak genişlemekle suçluyordu.

Kürtler yer yüzünün avukatsız halkıdır. Onları savunacak kimseleri yoktu, BM’de.

Ama İsrail Başbakanı Netanyahu, uzaktan Recep Erdoğan’a seslenip ülkesini savunuyordu:

“Kürtlerin katili!..“

Yazarın diğer yazıları