Referandumda gönüllü kulluk ve özgür yurttaşlık oylanacak

Tayyip Erdoğan’ın önceki gün Elazığ’da yaptığı konuşmayı dinleyenler, Türkiye’nin yaşadığı tüm sorunların “cumhurbaşkanının başbakana anayasa kitapçığı fırlatması”ndan ibaret olduğunu, kendisinin de bu büyük belayı düzeltmekle(!) meşgul olduğunu sanır.

Tayyip Erdoğan’ın tek adamlık ve diktatörlük hevesi 2003 yılında Siirt milletvekili olduktan sonra, Abdullah Gül’ün 11 Mart 2003 tarihinde başbakanlıktan istifa ettirilerek kendisinin başbakan olmasıyla başladı. O gün bu gündür kendisi ve ailesinin geleceği için saray ve saltanat inşaası ile meşgul.

Tayyip Erdoğan’ın iktidardaki hakimiyeti arttıkça yakın arkadaşlarını tasfiye etmesi onun yönetimde ortaklık, paylaşım ve ekipleşme derdi olmadığını, aksine yönetim erkini tek başına kullanmak istediğinin göstergesiydi. Kendisi ve ailesinin ikbalini toplumsal sorunlar ve yönetim işlerinin önüne koyması; adının yolsuzluklara karışması, akçeli işlere doğrudan müdahalesi, onun vatan-millet sevgisinin de ne kadar samimi olduğunu gösteriyor.

Erdoğan, çocuklarına karşılıksız burs sağlayan Ramsey Giyim sahibi Remzi Gür’e duyduğu inanç ve güvenin zerresini  Abdullah Gül için hissetmez. Erdoğan nazarında “iktidarı ele geçirince biz de güç zehirlenmesi yaşadık” diyen Bülent Arınç hiçbir şey; “Erdoğan neredeyse ben de oradayım” diyen Atasay Kuyumculuk’un sahibi Cihan Kamer sadık dosttur. Erdoğan için, Hüseyin Çelik kullanım süresi bitmiş, buruşturulup bir kenara atılası bir kişi; AKP iktidarında servetini katlayan Torunlar İnşaat’ın sahibi Aziz Torun vazgeçilmez sofra arkadaşıdır.

Dünyanın her yerinde ve tarihin her döneminde bütün diktatörlerin özelliğidir. Aile fertleri ve sırlarını bilen yakındaki arkadaşlarına güvenmezler. İktidardaki güçleri büyüdükçe, ruhsal hastalık derecesine varan kaygı ve sıkıntıları da büyür. Diktatör muktedirdir ama sürekli tedirgin ve huzursuzdur. Binlerce korumasının ortasında tek başına, güvensiz ve çaresizdir.

 Hitler, Mussolini, Franco, Saddam ve Pinochet’in biyografileri baştan sona anksiyete bozukluklarını anlatır. Bu yönleri ile az buçuk değil, tam tamına Tayyip Erdoğan’ın bugünkü halini yansıtırlar. Anksiyete bozukluğu arttıkça saldırganlık, tepkisellik ve tutarsızlık da artıyor. 

Türkiye’nin yeni sultan adayının son üç günlük referandum konuşmaları bu bozulmuş ruh halinin söze gelmiş hali değil de nedir?  

Önce, “ben kendi şahsım için bu sistemi isteyecek kadar karaktersiz miyim?” diye soruyor.

Ertesi gün kendisi yanıtlıyor; “Şahsım olarak belediye başkanlığım döneminden beri bu sistemi savunuyorum.”

Üçüncü gün eksiği tamamlıyor; “cumhurbaşkanı ile başbakanın gücü aynı kişide birleşeceği için çekişme yaşanmayacak. Tek kişide bu gücü topluyoruz.”

Sultan ve kendisini meydanda çılgınca alkışlayan yığınlar, “Peki bu gücün günün birinde, sabahtan akşama küfrettiğin Kılıçdaroğlu’nda, hapse tıktığın Demirtaş’ta toplanmasına ne dersin?" sorusuna henüz hazır değil.

Bu referandumda sadece iktidarı kaybetmemek için her türlü kötülüğü yapmaya aday bir şahsın geleceği oylanmıyor. Türkiye toplumu aynı zamanda kendisini de “test” ediyor. Söyledikleri, samimiyeti ve icraatları arasında bu kadar tutarsızlık ve çelişki yaşayan bir zorbaya boyun eğmek veya ona “hayır” demek daha önemli hale geliyor. 

Etienne de La Boetie, zorbanın iktidarından medet uman ve diktatörlerini çılgınca alkışlayanları daha 1550’lerde görmüş, bu sefil ve iğrenç boyun eğiş halini, “Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev”de yazmıştı: 

“Şimdilik incelemek istediğim şey yalnızca, onca insanın, onca köyün, onca kentin, onca ulusun bazen, kendilerinin verdiğinden başka gücü olmayan; ancak kendileri tahammül ettikleri sürece zarar verebilen; boyun eğmek yerine karşı çıksalar hiçbir şey yapamayacak olan tek bir zorbaya, nasıl olup da göz yumdukları ya da böyle bir şeyin mümkün olup olmadığıdır. Milyonlarca insanın boyunduruk altında, sefil köleler halinde var olduğunu görmek zorunda kalmak, ama bunların çoğunun büyük bir güç tarafından zorlanmadığını, aksine sırf, zaten yalnız olduğu için aslında gücünden korkmalarına da gerek olmayan; insanlık dışı ve acımasız olduğu için taşıdığı özellikleri sevmelerine de gerek olmayan birinin, sadece adı karşısında büyülenmiş, tutsak edilmiş olduğunu fark etmek, elbette hem hayret verici, hem alışılmış; öyle ki insan, şaşkınlığa düşmekten ziyade acı duyuyor.”

Yazarın diğer yazıları