Reza Zarrab Davası; Erdoğan ve İran ilişkileri

Reza Zarrab davasının sıradan bir adli yargılama olmadığını artık herkes biliyor. Belli ki Zarrab’ın ABD yolculuğunu planlayanlar baştan beri bu yolculuğun hangi aşamalar geçildikten sonra işlerin nerelere varacağını biliyorlardı. 

Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanı İlnur Çevik ifade etti. “İşlerin buraya varacağını daha Reza Zarrab kuzu kuzu Amerika’ya gidip kendini FETÖ’cü ABD savcılarına yakalattığı zaman anlamlıydık!” derken aslıdan Zarrab’ı nasıl bu kadar aptal olupta ellerinden kaçırdıklarına hayıflanıyor.

Tutuklamanın en başından itibaren işlerin buralara kadar gelebileceğini hepsi biliyorlardı; fakat artık yapabilecekleri bir şey kalmamıştı. Erdoğan bizzat Obama’dan ricacı oldu; kerelerce dönemin başkan yardımcısı Joe Biden’den Reza Zarrab davasına müdahil olmasını istediler, ama bir türlü istedikleri sonucu alamadılar. 

ABD başkanlık seçimlerinden Donald Trump zaferle çıkınca sanki istedikleri olacakmış gibi bir havaya girdiler; hele ‘Donald Trump’, ‘Preet Bharara’yı’ görevden alınca bu iş artık olacak diye düşünmeye başladılar; ancak işler düzeleceğine daha da kötüleşti. Yeni savcı Joon H. Kim davayı genişletip eski ekonomi bakanı Zafer Çağlayan ve Halk Bank Genel Müdürü Süleyman Aslan’ı da sanık olarak davaya dahil etti.

Onca çabaya rağmen Erdoğan ve çevresi bir türlü istediği sonucu alamadı. Önceleri sessiz kalarak, görmemezlikten gelerek ama el atından da Amerikalı muhattaplarından kimi zaman rica ederek, kimi zaman taviz vermeye hazır durarak bu davayı düşürmeye çalıştılar. 

Ama bir türlü istedikleri sonucu alamadılar; karşılarında bir türlü aşamadıkları kararlı bir duruş vardı. Başkanlık seçimleri oldu, eski başkan gitti yenisi geldi, yine istediklerini alamadılar. Davayı açan savcı görevden alındı, Erdoğan ve ekibi “belki şimdi olur!” dedi, ama yine olmadı.

Hep karşılarından tek tek bireyleri aşan kararlı bir kurumsal duruşla karşılaştılar. Bir tek konuda haklıydılar; “bu dava sadece basit bir kara para aklama, ambargoyu delme davası değil“di. Bu kararlı duruşun arkasında tek tek bireyleri aşan bir durum vardı. 

Ne önerirlerse önersinler, hangi tavizleri vermeye hazır olurlarsa olsunlar, bir türlü karşılarındaki kurumsal kararlığı aşamıyorlardı. Sorun Reza Zarrab ve bir kaç Türk bakanın yaptıkları kara para aklama ve yolsuzluk dosyasını çok çok aşıyordu. 

Türkiye’yi yönetenler İran ambargosunu delerek ABD’nin bütün bölgesel planlamalarını boşa düşürmüşler, sözüm ona stratejik müttefikleri ABD’ye bir kaç milyonluk rüşvet karşılığında ihanet etmişlerdi. ABD’nin soğuk savaş sonrası temel stratejilerinden birisi sırayla; Suriye ve İran’dan sonra doğrudan Rusya üzerinde baskı kurmak ve Rusya’yı kuşatmaktı.

Erdoğan ve çevresi İran’a yönelik ambargoyu kırarak; ABD’nin bu planlamasını boşa çıkardılar. İran bu yolla sadece ekonomik değil aynı zamanda siyasal tecritten de kurtulmuş oldu. Böylece ABD’nin Ortadoğu stratejisinin en önemli ayağı çökmüş oldu. 

Bölgede yaşananlara bakarsanız Türkiye’nin bu tavrının ABD ve İsrail’i nasıl zorladığını görürsünüz. Her iki ülkenin de Ortadoğu’da en büyük rakibi olan İran; Türkiye’nin tavrı nedeniyle hem tecritten kurtuldu; hem de mevcut haliyle; Suriye ve Irak’daki krizlerden en fazla karlı çıkan ülke haline geldi. 

Aynı şeyi Rusya için de söyleyebiliriz; son tahlilde Rusya’yı kuşatmak için yapılan Suriye operasyonu bölgede Rusya’yı daha etkili bir güç haline getirdi. İşte ABD yönetimi bütün bunlardan Erdoğan ve ekibini sorumlu tutuyor. Soçi’de dün bir araya gelen; Putin, Erdoğan ve Ruhani’nin verdiği görüntü ABD ve özellikle İsrail açısından kabul edilir değildir. 

Erdoğan ve ekibi İran’a yönelik ambargodaki tutumununu Astana’da, Soçi’de sürdürmeye devam ediyor. ABD’nin sinir uçlarına vuruyor. Reza Zarrab davası aslıda Soçi’ye kadar uzanan süreçte Türkiye’ye ve özellikle de Erdoğan ve ekibine ABD ve NATO’nun bir tür cevabıdır. 

Muhtemelen ABD ve NATO’nun Erdoğan ve çevresine yönelik bu tavrı, çeşitlenerek, şiddetlenerek devam edecek!

Yazarın diğer yazıları