Rojava direnişi, Ortadoğu siyaseti, Türk faşizmi

Kürtlerin Rojava’da ve özellikle Kobanê’de somutalaşan direnişinin IŞİD faşizmine ve onu taşeron olarak kullanan devletlere karşı neredeyse bir milat olduğu artık tartışmasız bir biçimde kabul görmektedir. Rojava’da Kürt kentleri hem direnişiyle destan yazdı, hem de farklı taraflar açısından atfedilen roller nedeniyle Kobanê’de olduğu gibi konumundan çok daha ötede sembolik değerler yarattı. Bununla birlikte Rojava’ya dönük saldırılar IŞİD’in beli kırılmışsada hız kesmeden devam etti. Diğer taraftan AKP diktatörlüğünün ciddi bir kriz ve çöküş içinde olduğu bu dönemde mevcut Tayyip Erdoğan yönetimi çöküşü önlemek için bu saldırıların öncülüğünü yapmakta oldukça mahir davranmaktadır. Türk devlet faşizminin çok yönlü soykırımlar üzerinden kurumsallaştığı bilinmektedir. Kuşkusuz faşist AKP diktatörlüğünün en son Kobanê ve Girê Spî üzerinden Rojava sahasına yönelik yaptığı saldırılarında çok çeşitli nedenleri var.

Öncelikle; Kürdistan’ın, Kürtlerin dört sömürgeci devlet tarafından bölünmesinin yarattığı parçalılık hali, Ortadoğu mezhepler savaşı, dünyanın büyük güçlerinin ve bölge ülkelerinin farklı mecralarda seyreden Ortadoğu politikaları, Kürtlerin, iki blok ve iki mezhebe bölünmüş bu karmaşık siyasi ilişkiler coğrafyasında bağımsız ve üçüncü bir yolu tercih etmesi gibi çeşitli etkenler Rojava’ya dönük saldırıların tarihsel temellerini oluşturmaktadır. Diğer önemli husus; Kürtlerin emperyalist güçlerin oyuncağı olmayı ve politikalarına katılmayı reddetmesidir. Kuşkusuz bu reddiyenin farklı ideolojik ve siyasi argümanları olsada; Kürtler bölünmüş de olsa ülkeleri olan Kürdistan’da kendilerini yönetmek istiyorlar. İdeolojik olarak Sünni-Şii mezheplerin çatışmasında taraf olmak istemiyorlar. Ortadoğu’nun siyasi sınırları yeniden çizilirken, yüz yıl öncesine nazaran birlikte ve özne olarak bu süreçte yer almak istiyorlar. Dolayısıyla dini ve etnik anlamda farklı toplumların birbirlerinden üstün olmadıkları bir halklar cumhuriyeti, demokratik bir devlet tasavvuruna sahip Kürtler, suni çelişki ve çatışmalara dahil olmanın yüz yıllık inkarın devamına sebebiyet vereceğinin farkında olduğu kadar, Ortadoğu mezhep savaşlarında, Avrupa’nın Otuz Yıl Savaşları’nın geç kalmış bir Ortadoğu versiyonunun yaşandığınında farkında.

Güncel politikalarla bağlantılı olarak ise; Türk faşizminin yaşadığı derin yapısal krizlerin bu saldırılarda tetikleyici rol oynadığını belirtebiliriz. Kısa bir yazıda Ortadoğu siyasetinin çetrefilli karekterine, ilkesiz ittifaklarına, vekâlet savaşlarına, tüm bu karmaşanın yarattığı insanlık suçlarına değinmek zor olsa da, Türk devletinin açık saldırıları artık sır olmaktan çıkmıştır. Son Rojava saldırısı, Rusya, Almanya, Fransa ve TC’nin İstanbul’da yaptıkları dörtlü İdlib zirvesi ardından gündeme gelmiştir. AKP faşizmi, söz konusu zirve nedeniyle edindiği siyasi motivasyonla Kürtlere saldırmaktadır. Dêra Zor cephesinde iyice sıkışan DAİŞ çetelerine destek vererek, ABD yönetimi ile ilişkilerini düzeltmeye çalıştığı için saldırmaktadır. Beş ay sonra yerel seçimler yapılacağından bu saldırılarla gündem saptırmak, Türk faşizmi için bir strateji halini aldığından saldırmaktadır. Yaşadığı derin ekonomik krizi görünmez kılmak için saldırmaktadır. İdlib cephesinde yaşadığı başarısızlıkları gündemden düşürmek için saldırmaktadır. ABD ile yaşadığı krizin üstünü örtmek için saldırmaktadır.

Yani böylesi bir ortamda Türk devletinin Rojava saldırını başlatılması tesadüf olmadığı gibi, hem ideolojik hem de siyasal birçok anlam taşımaktadır. Nihayetinde Kürtlere vurmanın başka başka yollarını keşfetmeyi temel uğraşı yapan faşist bir devletle karşı karşıyayız. Varlık nedenini Kürt düşmanlığı üzerine kurarken, yapısal bir karaktere bürünmüş Kürt düşmanlığını amaç edinen bir devletten Kürt meselesini hakkaniyetli yaklaşmasını beklemek zaten saflık olur. Dolayısıyla Kuzey ve Rojava Kürdistanındaki Kürtlerin benzer bir ideolojik çizgide olmaları, Ortadoğu savaşında taraf tutmamaları, bölgenin neredeyse tek seküler toplumu olmaya doğru gitmeleri, eşitlikçi bir ekonomik model önermeleri, cinsiyet özgürlükçü olmaları; kendi kendini yönetme şiarı edinmeleri, Kürtleri Türk devleti nezdinde bir nefret objesi haline getirmeye yetiyor. Batılı devletler açısından ise Rojava’ya gerçekleşen bu saldırıları engellememesinin altında; Kürt hareketini kontrol edememesi, bağımsız bir siyasi özne olarak Ortadoğu’daki var oluşunu engelleyememesinin yattığı görmek zor değildir. Kürt halkının özgürleşme sürecini elden geldiğince kontrollerine almak, bu yapılamıyorsa geciktirmek batılı güçler açısından her fırsatta uyguladıkları iki yüzlü siyasetle kendini gün yüzüne vuran bir gerçek.

Tüm bu saldırılara karşın Rojava direniyor. Kürt tarihinde benzeri az görülür bir biçimde Kürdistan’ın dört parçasından ve dünyanın farklı alanlarından bu direnişe ciddi destek eylemleri gerçekleşti, gerçekleşiyor. Kürtler bulundukları her yerde Ortadoğu’da miadını doldurmuş sınırların yeniden çizilmesi sürecinde “biz olmadan hiçbir şey yapamazsınız” mesajını hem dört sömürgeci devlete hem de uluslararası camiaya iletiyor kuşkusuz. Tüm bu yaşananlardan yola çıkarak Ortadoğu’da bu yüzyılın kazananının Kürtler olması; Kürtlerin bir o kadar da haklı olmanın verdiği güvenle tarihi direnişini sürdürmesine ve tarihsel olarak iç birliğini oluşturmasına bağlı olduğunu bir kez daha belirtmek gerekiyor.

Yazarın diğer yazıları