İşgal planının açığa çıkardıkları

Türk devletinin Kuzey Doğu Suriye’ye yönelik işgal ve katliam saldırıları birçok yönden ele alınıp üzerine değerlendirmeler yapıldı. Hiç kuşkusuz ki; yapılan birçok değerlendirme yerinde olsa da, eksik bırakılan gerçeklerden birisi ise bu saldırıların sadece Türk devleti şahsında yapıldığı yanılgısına düşmek.
Bu saldırılarda en büyük rol oynayanlardan birisi de, Demokratik Suriye Güçleri’nin askeri anlamda sahadaki ortağı, başını ABD’nin çektiği DAİŞ’e karşı kurulan ‘Uluslararası Koalisyon’. Türk devleti ne kadar bu saldırıları gerçekleştirmek iste de, gerçek olan o ki; ABD’nin hatta bölgenin diğer önemli büyük gücü olan Rusya’nın onayı olmadan buna kalkışamayacağıydı. Belli noktalardan gücünü çeken ABD, bir anlamda bölgeyi Türk işgaline açık hale getirdi.
Hem ABD iç kamuoyundan hem de uluslararası alandan kendisine gelecek tepkilerin farkında olan ABD Başkanı Trump, işgali tamamlamak için Türk devletine kısa bir süre vermişti. Eğer Türk devleti, kendisine tanınan bu süre zarfında yapılan plan üzerinden işgali tamamlamış olsaydı, ABD ile Türkiye arasında herhangi bir antlaşma gerçeklemeyecekti.
QSD’nin başta Serêkaniyê’de olmak üzere birçok noktada ortaya koymuş olduğu görkemli direniş ve uluslararası alanda Türk işgaline karşı ortaya konulan tavır, ABD, Türkiye ve hatta Rusya’nın üzerinde anlaştığı planı bir anlamda boşa çıkardı. Peki, bu plan neydi? Planın öncelikli ayağı, bir dönem ABD ve Avrupa’nın desteğiyle Türkiye’nin rejime karşı ‘eğit-donat’ projesi ile yetiştirdiği adına Özgür Suriye Ordusu denilen, bugün Türkiye’de veya Türkiye’nin Suriye’de işgal ettikleri topraklarda sıkışıp kalan radikal Sünni kesimlerden oluşan cihatçılara, Kürtlerin kanıyla özgürleştirdiği topraklar üzerinde yeni bir alan açmaktı. Eğer, bu plan gerçekleştirilebilseydi bir taraftan Rusya denetimindeki rejimin eli her zaman zayıf kalacak, diğer taraftan bölgede gün geçtikçe tartışılmaz bir güç haline gelerek uluslararası alanda statü talebini zorlayan Kürtler, bir kez yine statüsüz bırakılacaktı.
En önemlisi bu plan gerçekleşmiş olsaydı, ki hala öyle bir tehlike var, Türk devleti tarihsel olarak sahip olmak istediği toprakları ele geçirmek için Kürt halkına karşı büyük soykırım gerçekleştirecekti.
Gelinen aşamada, işgale karşı ortaya konulan görkemli direniş ve uluslararası kamuoyundan gelen tepkilerden dolayı ABD, Türkiye ile yaptığı antlaşma ile gerçekleştirilmek istenen plana bir süreliğine ara verdi. Ne kadar, ABD Kürtleri korumak adı altında bir antlaşmaya gittiğini iddia etse de, antlaşmaya savaşın bir tarafı olan Kürtlerin doğrudan dahil edilmemesi veya Kürtlerin kazanımlarını yok sayan maddelerin varlığı gerçekleştirilmek istenen planın masa başında da yürütülmek istendiğinin bir göstergesi.
Üzerinde anlaşma sağlanan bu plan hayata geçirilir mi, geçirilmez mi bunu birlikte izleyip göreceğiz. Ama bu süreç hem Türkler hem de Kürtler açısından reddedilmeyecek veya yarına ertelenmeyecek kadar gerçekleri gün yüzüne çıkardı veya kanıtlamış oldu. Onlar da şu şekilde;
Türk devleti, PKK’ye karşı değil, Kürt halkına karşı bir savaş yürütüyor ve bu savaş kapsamında Kürt halkına toplu bir soykırım dayatılıyor.
Türk devleti, işgal saldırılarıyla birlikte Kürt halkına karşı bir kez yine savaş ve insanlık suçu işlediğinin gerçekliğini ortaya koymuş oldu.
Türk devletinin amacı bütün Kürdistan bölgesini işgal ederek, tarihsel olarak hayalini kurduğu toprakları ele geçirmek.
Türk devletinin Kürt halkına karşı yürüttüğü savaş artık uluslararası alanda kabul gördü ve Kürt sorunu uluslararası bir boyut kazandı.
Kürtlerin ulusal birlikteliğinin sağlanmasının önemi, bütün Kürt parti ve kurumlarının çıkarlarının önüne geçmiş oldu.
Rojava’yı savunmak sadece Kürtlerin değil de dünya halklarının sorumluluğu haline geldi.
En önemlisi uluslararası alanda Kürt halkıyla ortaya konulan dayanışma ruhu, Kürt diplomasisine yapması gereken büyük görev ve sorumluluklar yükledi.

Yazarın diğer yazıları