Rojava üzerindeki İttihatçı tehdit – Faysal SARIYILDIZ*

Yüzbinlerce insanın öldüğü, milyonlarca insanın yurdunu terk etmek zorunda kaldığı 7 yıllık Suriye iç savaşında kendini bu cehennemden koruyabilmiş tek bölge olan Efrîn, 20 Ocak 2018 tarihinde Türk devleti tarafından işgal edildiğinde tüm devletli dünya buna sessiz kalmıştı. Daha doğrusu Efrîn işgali, Rusya’nın Suriye hava sahasını uçuşa açarak yaptığı açık destek ve ABD ile Avrupa ülkelerinin sessiz kalarak sağladığı dolaylı destek ile cesaretlenen Türk devletinin önüne sürdüğü cihadist-selefist birçok örgütle gerçekleştirildi. Operasyonda şehir merkezi ve hastaneler dahil tüm bölge 59 gün boyunca 72 adet F16 savaş uçağı ile bombalanmış bölgede yaşayan yüzbinlerce insan yurdundan koparılarak bir cehennemin içine sürülmüştü.

Efrîn işgalinde herhangi bir uluslararası dirençle karşılaşmayan Türk devleti, tarihinin en büyük siyasi ve İktisadi krizlerinden birini yaşadığı bu günlerde bir müddettir Fırat’ın tüm doğusunu hedefleyen bir operasyonun hazırlığını yapıyordu. Temmuz ayı boyunca Suriye’nin kuzeyinde Kürtlerin denetimindeki Rojava sınırına onbinlerce asker ve binlerce zırhlı savaş aracı sevk eden Türk devletinin başında bulunan Tayyip Erdoğan, her fırsatta operasyon konusundaki ‘kararlılığını’ dile getiriyordu. Ne de olsa bir başka ülkenin toprağı olan Efrîn’i Kürtlerden ‘temizleyip’ yerine onbinlerce cihadisti yerleştirirken egemen güçler sesini çıkarmamıştı. Erdoğan’ın tehditlerini ciddiye alan Rojava yönetimi de seferberlik ilan ederek olası bir saldırıya karşı topyekün bir direnişine hazırlandı.

Rojava’nın askeri ve sivil yönetimi, bir işgal girişimi durumunda bedeli ne olursa olsun Rojava-Türkiye boyunca uzanan 600 km’lik sınırın savaş alanına dönüşeceği uyarısında bulundu. Kürtler uyarılarında ciddiydi, çünkü aksi halde sadece demokratik bir sistemi de içeren siyasal kazanımlarını kaybetmekle kalmayıp yerlerinden sürülecek milyonlarca insana tekrar kölece bir yaşamın reva görüleceğini biliyordu. Zira bunun sağlamasını yakın bir zamanda Efrîn’de görmüştü. ABD gelinen durumu kendi hesapları açısından tehlikeli bir gelişme olarak gördüğü için sürece müdahale etme gereği duydu. Çünkü eli kulağındaki bir savaşın taraflarından biri öteden beri NATO’nun ileri karakolu konumunda olan Türkiye diğeri ise tüm insanlığın başına bela olmuş IŞİD karanlığına karşı devlet yapılarından daha etkili karşı koymuş ve onu yenilgiye uğratmış Rojava Kürtleriydi. Kuzey Suriye güçleri ile Türkiye’nin savaşa girmesi ve Kürtler’in önemli bir unsuru olduğu Suriye’deki dengenin sarsılması durumunda ABD’nin hesapları ve stratejik denklemi alt üst olma tehlikesiyle karşı karşıya kalırdı.

Bu kritik aşamada ABD, tavrının rengini Savunma Bakanı Mark Esper üzerinden belli etmek durumunda kaldı. Bakan, tek taraflı bir Türk müdahalesine izin vermeyeceklerini ifade etti. Gidişatı frenleyen bu açıklama önemliydi. Dikkat edilirse bu açıklama ile eşzamanlı olarak Türkiye ile ABD arasında iki gün süren görüşmelerin akabinde detaylarına henüz ulaşamadığımız 3 maddelik bir mutabakat metni açıklandı.

Sınır güvenliği konusunda birlikte bir çalışmadan ve müşterek harekat merkezinden söz edilen bu mutabakatla Erdoğan’ın son günlerdeki açıklamalarıyla gündeme yoğunca gelen yeni bir savaşın şimdilik ertelendiğini belirtebiliriz.

Son mutabakatın detayları henüz ortaya çıkmadı ama öyle görünüyorki bu anlaşmanın bileşenlerinden biri de Rojava güçleridir. Dört parça Kürdistan’daki sorunların müzakereler yoluyla çözümü konusundaki gayret ve ısrarı bilinen ve Rojava’daki güçler üzerinde etkisi tartışmasız olan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la da görüşüldüğü kuvvetle muhtemeldir. Yıllardır hukuk çiğnenerek avukatları ile görüşmesi engellenen Öcalan üzerindeki tecridin ikinci kez tam da Rojava görüşmelerinin yapıldığı günlerde kaldırılması tesadüf olmasa gerek.

Bu saldırının önlenmesi bir tek ABD ya da Rusya gibi bölgedeki önemli güçlerin bu girişime karşı kesin tavır koymasıyla olurdu. 8 ay önce de benzeri bir kriz yaşanmış Trump’ın Erdoğan’ı aramasıyla yine ertelenmişti.

Gelinen aşamada Rusya’dan kendine ayartmaya çalıştığı Erdoğan Türkiyesine karşı zorlayıcı bir tutum beklemek gerçekçi değil. Ortadoğu’da izlediği serseri cihadist politika nedeniyle Amerika, dolayısıyla NATO ile dönemsel sıkıntılar yaşayan Türkiye, stratejik ortaklarına Rusya ile yakaladığı ilişkiler üzerinden şantaj yapmaya kalkışınca Rusya’da fırsatı kaçırmadı. Nükleer santraller, S-400 derken şimdide Türkiye’den Akdeniz kıyılarında aldığı-askeri amaçlarda dahil olmak üzere-kullanım hakkı Rusya Türkiye ilişkilerini bir müddet daha bu seyirde gitmesini sağlayacağa benziyor. Rusya ilk defa bir NATO ülkesinde liman kullanma hakkı elde etmiş. Bununla Türkiye-Rusya ilişkileri stratejik bir içerik kazanmıştır.

İzlediği diktatöryal politikalar nedeniyle ülkesinde insanlar baskı ve yoksulluktan kırılırken, doğa talan edilirken yurttaşların azımsanmayacak önemli bir kesimini savaş-cihat tamtamlarıyla mobilize etmeyi başarabilen Erdoğan’ın ittihatçı heveslerinin önüne geçilmeyip saldırı gerçekleşseydi üzerinde dengelerin güncellendiği Suriye’den başlayarak, Ortadoğu yeni bir savaşın içine girerdi.

Rojava’ya olası bir saldırı Türkiye’yi de bir savaş alanına çevirecekti. Boğazlarına bıçak dayanmış Kürtlerin güçlü bir özsavunmaya geçmesi, bununla Türkiye-Rojava arasındaki sınırın ortadan kalkması işten bile olmazdı. Bu güne kadar barış konusunda doğan bütün beklentiler boşa çıkar, bölge uzmanı gazeteci Fehim Taştekin’in özlü bir sözü ile Rojava Türkiye’nin Vietnamına dönüşürdü.

ABD’nin ağırlığını koymasıyla yeni bir savaşın önüne her ne kadar şimdilik geçilmiş olsada Türk ulus devletinin bir travmaya dönüşen yüz yıllık Misak-ı Milli hevesleri ve Erdoğan’ın şahsi istikbal kaygılarından kaynaklanan hesapları olduğu müddetçe bir savaş tehlikesinin daha uzun erimli olarak geçtiğini söylemek güç.

– Mevcut ülke sınırlarına Musul ve dolaylarını ayrıca bir kısım Rojava topraklarını da katan Misak-ı Milli sınırlarında bir işgale varmak gibi Türkiye’nin öteden beri bir işgal ve ilhak hevesi var. Şu anki devlet bu hevesinin sözcülüğünü yapan Erdoğan’la birlikte Osmanlıcılığı canlandırıp bölgesel emperyal bir güç olmakla bu hayali yerine getirmeyi düşünüyor. Osmanlı Meclisi Mebusan’ında Misak-ı Milli ilk ilan edildiğinde Kürtlerle Türklerin ve Arapların eşitliği temel alınmışsa da şimdi bununla ilgilenen pek kimse yok.

– Türk devleti Rojava’daki özerk-demokratik yapıyı dağıtmak istiyor. Çünkü bunun Ortadoğu’ya ve Kürt sorununun çözümüne örnek olabileceği yönündeki endişeyi taşıyor. Ayrıca dünyanın neresinde olursa olsun Kürtlerin bir statü sahibi olmasını engellemek istiyor.

– Tayyip Erdoğan ideolojik menkıbesi nedeniyle bu harekatla selefist-cihadist örgütlere yardımcı olmak, bu hareketlerin tekrar dirilmesini sağlamak istiyor.

Türk devletinin işgal etmeye çalıştığı coğrafya Suriye ülkesinin toprağı olmasına rağmen Suriye yönetimi bu işgal girişimini engelleme yönünde henüz ciddi bir irade ortaya koymuş değil. Suriye olası bir Türk işgaline karşı olduğunu ifade etse de, Rusya ve İran’ın belirlediği çerçevede hareket ediyor.

Avrupa ülkeler topluluğu dünya sisteminde ciddi bir güç olmasına rağmen Erdoğan’ın milyonlarca mülteci ihraç eden dinci-yayılmacı politikalarına karşı ciddi bir irade ortaya çıkarmayı henüz tercih etmedi. Fransa ve İngiltere sınırlı bir güçle koalisyonda yer alırken mültecilerin en fazla akın ettiği Almanya ise Türkiye ile çıkara dayalı ilişkileri nedeniyle henüz bir varlık göstermiş değil.

Rojava devrimci güçleri ilk günden beri özgüçlerine güvendiklerini belirtiyorlar ve savunmalarını da ona göre alıyorlar. Herhangi bir büyük güce bel bağlayarak kendilerini orada konumlandırmıyorlar. Daima halka, örgütlülüğe ve özgüçlerine dayanıyorlar. Kürtler en baştan beri şunu dediler; Biz ne bölgedeki yerel hegemonyacı devletlerin (Irak, Suriye, Türkiye, İran) ne de bölgeyi dizayn eden büyük hegamon güçlerin emrine gireceğiz. Ancak IŞİD Şengal’deki barbarlığı tüm Kürdistan’a yaymak isterken, Türkiye gibi ülkeler Kürtlerin binlerce yıllık yurdu olan Efrîn gibi tüm Kürdistan’ı Kürtlerden yalıtıp envai çeşit cihadist-selefist çete örgütünün yuvası haline getirmeye çalışırken ABD’nin-çıkarları ile ilgili olsa bile-kimi desteklerini doğmatik saiklerle red etmeyecek kadarda politikleşmiştir.

Kürtler yalnız olmadıklarını da biliyorlar; dünya halkları, dünya kamuoyu, demokrasi ve özgürlükten yana olan bütün güçler müttefikimizdir. Bu nedenle Kürtler sadece askeri güçleriyle değerlendirilecek bir pozisyonda değildir.

Dünya şu an rahat uyuyorsa bunda Kürtlerin IŞİD barbarlığına karşı verdiği tarihsel fedaiyane direnişin rolü olduğu bilinmelidir.

Türkiye’nin İşgal hazırlıklarının başlamasıyla Rojava’da radikal dinci örgütler birçok yerde harekete geçti, uyuyan DAİŞ hücrelerini de birkaç yerde bombalı eylem yaptı.

Türkiye’nin bu işgali gerçekleştirmesi demek DAİŞ’in Avrupa ve Amerikada tekrar aktifleşmesi anlamına da geliyor. Böylesi bir zamanda Kürt halkıyla dayanışmak dünyanın yükümlülüğüdür. Kürtlerle ittifak yapmanın zamanıdır. Erdoğan faşizmine karşı çıkmanın zamanıdır. Bu yapılmazsa yarın yapılacak hiçbir şeyin anlamı yoktur. Kürtlerle ittifak kurmak insanlığın önünde bir görev olarak durmaktadır.

* Siyasetçi, 24, 25, 26. dönem  HDP Şırnak milletvekili

Yazarın diğer yazıları

    None Found