Rojava ve çözüm

Ortadoğu’da, birinci emperyalist paylaşım savaşından sonra bir cendere oluşturulmuştur. Burada yaşayan halkların iradesini hiçe sayarak oluşturulan suni sınırlar, kurulan kukla zorba rejimler herkes için bir kölelikti. İki kutuplu-iki kamplı dünyanın ve soğuk savaşın dengesi içinde bu kölelik sistemleri ayakta kalabildi. Ama, artık köprülerin altından çok sular aktı ve eski dünya değişiyor-değişecek.

Bu süreçte bir yandan ezilen halkların özgürlük mücadelesi, bir yandan da emperyalistlerin yeniden paylaşma çabaları çatışıyor. Eski sistemlerin, her ne pahasına olursa olsun ayakta kalma çabaları sorunu daha da karmaşıklaştırıyor. Halkların iradesini kırmak için her türlü aracın kullanılması, din-mezhep-milliyet gibi bütün olguların maniple edilmesi kanlı çatışmalara yol açıyor.
Çözümden söz etmek için sorunu doğru tanımlamak gerekiyor.
Sorun nedir? Sorun halkların iradesiyle değil, tam tersine halkların iradesini bastırarak kurulan kölelik sistemleridir. O zaman, gerçekten çözümden söz ediyorsak, bu kölelik sistemine son vermek, halkların özgürlüğüne ve iradesine dayalı yeni bir sistemin kurulmasına evet demek gerekir. Ama, bu çözüm sömürgeci-emperyal devletlerin çıkarlarına aykırıdır. Onlar kendi çıkarlarını korumak, sürdürmek derdindedir. Bu nedenle halkların iradesini bastırmak ve yeni biçimlerde eski sistemi sürdürmek istiyorlar.
Rojava devrimi ve bu devrime saldıran cephenin gösterdiği gerçek budur. Rojava devrimi örnek bir demokratik devrimdir. Burada yaşayan halklar, sadece Kürtler ve Müslümanlar değil, bütün milliyetlerden ve dinlerden halklar, özgür ve eşit bir temelde birleşerek demokratik bir yönetim kurmuşlardır. Burada yaşayan halklardan bir itirazı ya da şikayeti olan yoktur. İtiraz ve şikayetler Rojava dışından gelmektedir. Bu itiraz ve şikayetler kanlı çetelerin saldırıları biçiminde sürmektedir. Öyle ki bu çetelerin saldırıları sivillere yönelik katliamlara dönüşmüştür. Halen, dünya el altından çeteleri desteklerken, katliamları sessizce seyretmektedir. BM seyircidir. Rojava halkı, karşısındaki çok uluslu-çok devletli çetelere karşı canı pahasına direnmekte, bütün ambargolara rağmen kurdukları yeni sistemi savunmaktadır.
Görülmektedir ki, bu çeteleri açıkça destekleyen güç, en başta Türkiye’dir. Türkiye eski soğuk savaş döneminden beri İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) örgütünü destekledi. Bu örgüt Türkiye’de üslenip beslendi. Bugün değişik biçimlerdeki-isimlerdeki sahte dinci çeteler bu geleneğe dayanıyor. Bu çetelerle Türkiye devleti arasındaki kirli ilişkiler basına yeterince yansıdı. AKP Hükümeti Rojava’ya ambargo uygularken, bu çeteleri her yönden desteklemeye devam ediyor. Rojava devrimini boğmak için her türlü müdahaleyi yapıyor. Bu sahte dinciler Rojava’ya niçin saldırıyorlar? Çoğu Müslüman olan Kürt halkını bir daha Müslüman yapmak için mi, yoksa katletmek için mi? Açık ki katliam yapmak için ve fırsat buldukça yapıyorlar da.
AKP Hükümeti böyle de muhalefet farklı mı? BDP-HDK dışındaki muhalefetten çıt çıkıyor mu? Özellikle CHP ve ulusalcı eğilimler, baştan beri “Suriye’ye müdahaleye karşıyız” diyorlardı. Ama Rojava’ya yapılan çirkin-kanlı müdahale konusunda çıtları çıkmıyor.
AKP’li Kürtler ve Müslümanlar niye sessiz? Rojava’daki katliamı görmüyorlar mı? Yoksa çok mu memnunlar? Yani Kürtler söz konusu olunca tam bir milli birlik-beraberlik havası esiyor. Çözüm olacaksa halkların eşitliği ve özgürlüğü temelinde olur. Bu da Rojava devrimine karşı tavırda ortaya çıkıyor. Rojava’da Ramazan-bayram demeden oluk oluk kan akarken, bir çözüm ve barış olanaksızdır.
Rojava devriminin orta çıkardığı bir acı gerçek de, Güney Kürdistan hükümetinin uyguladığı ambargodur. Bu kritik dönemde Sêmalka sınır kapısının kapatıldığı bilgileri geliyor. Trajedi şurada ki, bu sınırları çizen Kürt halkı değil, sömürgecilerdir. Kürt halkı bu sınırları hiçbir zaman kabul etmedi. Mayın tarlalarına, tel örgülere rağmen bu sınırları tanımadı. Bu nedenle kaçakçı-hain diye vuruldu. Hala daha da vuruluyor. Şimdi, Kürtlerin kendi aralarına işgalciler tarafından çekilen sınırı tanıması ve koruması(!), akıl alır bir iş değildir.
Çözüme evet, barışa evet ama bunun ilk şartı halkların eşitliğini-özgürlüğünü ve iradelerini tanımaktır. Zor da olsa başka yol yok. Gerisi havanda su dövmektir.

Yazarın diğer yazıları