Rojava’da vekalet savaşı sona ererken

‘Vekalet savaşı’, Soğuk Savaş yıllarında siyasi literatüre geçmiş olup, ilk olarak Vietnam Savaşı’nda kullanılan bir tabirdir. İngilizce’de ‘proxy war’, Almanca’da ‘Stellvertreterkrieg’ denilen vekalet savaşı, iki veya daha fazla karşıt gücün doğrudan değil üçüncü bir ülkede üçüncü güçler üzerinden askeri mücadele yürüttüğünde kullanılan bir tabir. Zira söz konusu üçüncü ülke veya güçler, geri planda duruyor gibi görünen güçlerin çıkarları doğrultusunda vekaleten savaşırlar. 

ABD ve müttefikleri ile Doğu Bloğu arasında yürütülen savaşları adlandıran bu terim, 2012 yılı itibariyle Suriye ve Rojava topraklarında yaşanan savaş için kullanılmaya başlandı. Çünkü ilk etapta rejim güçleri ile Özgür Suriye Ordusu arasında gösterilen ve özellikle 2013 yılı itibariyle El Nusra ve DAİŞ gibi İslamcı çetelerin Rojava’ya yönelik saldırıları biçiminde yoğunlaşan savaşı yönlendiren esas güçlerin dışarıda olduğu netti. 

Ancak Suriye ve Rojava’daki (ayrıca Irak ve Başûr’daki) savaşın doğası giderek dönüşüyor, ‘vekalet savaşı’ aşaması sona eriyor. Kimi bölgesel güçten sonra uluslararası güçler de artık doğrudan bu savaşın içinde yer almaya başlıyor. ABD’nin öncülük ettiği Uluslararası Koalisyon güçleri geçtiğimiz yıldan beri DAİŞ’i havadan vuruyordu. Eylül ayı itibariyle Rusya da resmen doğrudan Suriye’deki savaşa katılmaya başladı. Suriye rejiminin onayıyla hareket eden Rusya’nın direkt katılımıyla denklemde değişiklikler oldu. Bunun sonucu olarak en çok sıkışan ise Türk devleti oldu. 

Rojava ve Başûr’da Kürdistan topraklarında yürütülen bu savaşta daha etkin rol oynamak için adeta yarış halinde olan iki güç de, Almanya ve Britanya. İki devletin temsilcileri de son dönemde Güney Kürdistan’a ziyaretlerini sıklaştırmıştı. Almanya Ekim ayında, İngiltere ise Kasım ayında dikkat çekici bir yoğunlukta temaslarda bulundu. Bu temaslardan sonra İngiltere Parlamentosu önceki gün hükümete, Suriye’de DAİŞ’e havadan saldırma yetkisi verdi. Oylamadan sadece saatler sonra Kıbrıs’taki İngiliz hava üssünden kalkan 4 uçak Suriye’deki DAİŞ hedeflerini vurdu. Britanya Irak’ta ise zaten uluslararası koalisyonun parçası olarak hava saldırılarına katılıyordu.

Bugün de Almanya Parlamentosu’nda yapılacak oylamada Berlin’in Suriye’deki savaşa katılımı oylanacak. Alman hükümeti 6 Tornado tipi savaş uçağı ve 1200 asker ile Suriye’ye geçmeyi amaçlıyor. Ancak ne BM kararı ne de Suriye hükümetinden konuyla ilgili resmi talep bulunmadığı için Almanya’nın savaşa doğrudan katılması kendi kanunlarına göre aslında yasa dışı. O nedenle Almanya hükümeti söz konusu kararı, Avrupa Birliği Sözleşmesi’nin 42. maddesi doğrultusunda, Paris saldırılarına dayandırıyor. Söz konusu maddenin 7. şıkına göre AB üyesi bir devlet silahlı bir saldırıya maruz kaldığında diğer üye devletleri destek sunmakla yükümlüdür.  

Fransa, AB sınırları içerisinde geçmişte de çok sayıda saldırı meydana geldiği halde hiç gündeme gelmeyen bu madde doğrultusunda geçtiğimiz hafta AB üye devletlerine destek çağrısında bulundu. Diğer devletlerde bu çağrının karşılık bulduğuna dair herhangi bir bilgi yok ancak Berlin, 25 Kasım’da Paris’ten iletilen talebe 24 saat geçmeden olumlu yanıt verdi. Bir hafta sonra da Suriye’de DAİŞ’e yönelik hem hava saldırıların düzenlenmesi hem de 1200 askerin konumlandırılması için Federal Meclis’te oylamaya geçiliyorsa, Fransa saldırılarının Alman devletine sadece gerekli yasal kılıfı sunduğu anlaşılır. 

Bir yandan özellikle DAİŞ’in Rojava’ya yönelik saldırıları ile vekalet savaşı kısmen devam ederken, hem bölgesel hem de Batı güçlerinin artık doğrudan savaşa katılmasıyla birlikte buradaki denklemin sadece niteliği değişmiyor, denklemlerin kendisi çoğalıyor. Bu ise işi bir yandan karmaşıklaştırırken, bir yandan da savaşın önümüzdeki süreçte daha da derinleşeceğinin sinyallerini veriyor. 

Bu denklemler içinde değiştirici güce sahip öncelikli aktör ise Kürtler olmaktadır. Üçüncü çizgide ısrarlı olan Kürtler, asıl bu dönemde hem DAİŞ’in ve Türk ordusunun saldırılarına karşı askeri direnişi güçlendirmeli hem de siyasi-diplomatik hamlelerle hem statüsünü savunmalı hem de Suriye’nin bütünü için yön belirlemede aktif rol oynamalı. Unutulmamalı ki Suriye’de başkasının vekilliğini yürütmeyen tek güç Kürtlerdir.  Savaşın niteliği değişirken, siyaset inceleşirken ve aktör sayısı ciddi düzeyde artarken, yeni döneme her açıdan hazırlıklı giriş yapmak elzemdir. 

Son bir nokta: Başından itibaren Kürtlerin Rojava’da öz yönetimini geliştirmesini engellemek için en çok da vekalet savaşına yatırım yapan Türk devleti, politikasında eski ile yeni arasında ciddi bir sıkışmayı yaşamaktadır. En son Rusya ile yaşanan kriz de bunun göstergesidir. ABD tarafından uluslararası koalisyona dahil edilmeye çalışılan Türkiye, bir yandan DAİŞ, El Nusra Cephesi ve Ahrar-uş Şam gibi çetelere vekalet vererek, bir yandan ise doğrudan Rojava’ya saldırarak çizgisinde ısrar ediyor. Ancak bu ısrarı daha fazla sürdüremeyeceği açıktır. Zira dış ve bölgesel güçlerin Rojava ve Suriye’deki yeniden yapılanması en fazla da Türkiye’yi zorlayacaktır. Önümüzdeki haftalarda bunu daha somut görmek mümkün olacaktır. 

Yazarın diğer yazıları