ROLEGIYAN

Güzel rüya görmek için insanlar eskiden yuvarlak bir çemberi kuş tüyleri ile süsleyip kapılarının üstüne asarlarmış. Kuşların özgürlüğe yol alan kanatları ile çemberin etrafında bir tur atmanın bütün kötülüklerden uzak tutacağına inanırlarmış. Bir inanma biçimi olarak Güney Kürdistan’ın Soran bölgesinde hala korunan canlı bir gelenek bu… 8 Eylül’de kara bir bulut ile üzerimize çöken bir günün ardından Salih babanın o çembere bakarak, “Gecesi gündüzü kabus gibi geçen Kürtler için çember sadece hep tekrarlanan acı” deyişi ise kelimeleri kifayetsiz bırakıyor.

Sahiden de kelimelerin anlamını yitirdiği bir zamanı yaşıyoruz. Atakan hevalin dediği gibi, “Zaman faşist”. Ve bu zaman ile eş olmayı kabul etmeyen mekanlarda acı durmadan yineleniyor. Ve benim ülkemde her yeni günle beraber yeni bir acı tarihe kaydediliyor. Her bir yazıda bunları anlatmaya çalışmak ve yazdığın an da acıyı kabul edeceğinden ve acının hafifleyeceğinden korkmak kötü bir duygu. Bu kadar faşist bir zamanda yazmanın bir anlamının olmadığı duygusu da yaşadığın bir diğer handikap. Onun için nereden nasıl başlayacağımı bilmiyorum aslında. Yazdıklarımın bir anlamı var mı ondan da emin değilim. Sadık Hidayet’in, “Kadınlar konuşmadığı sürece öykülerdeki cehennemin kapıları hiç kapanmayacak” deyişini düşünüyorum biraz da… Evet bizde konuşalım, yazalım ama şimdi ülkemde “Rolegiyan” ile başlayan cümleler kuruyor kadınlar. Her Cumartesi sesinin tellerine umut ile yavrum sözcüğünü ekerek zamana meydan okuyan kadınlar… Çocuğunun yolunu ışığı sönmüş gözleri ile gözlemekten vazgeçmeyen anneler…

“Rolegiyan” bir annenin dilinden dökülen bir ağıt… Bir sabah idam sehpasına en sevdiği yoldaşı, dostu Loqman ile beraber götürülen Zanyar’ın annesi Dayê Emîne’nin dilinden yüreğimize akan bir ağu… Ramîn Huseyîn Penahî’nin sesini dünyaya duyurmak için çırpınan ve onu kaybettiğinde yüzünde açtığı yaralar ile acısını daim kılan annesi Şerîfa Zarînî’nin ağıdı. Soranice’de “rolegiyan” “yavrum” anlamına geliyor. Yavruları dünyanın gözü önünde asılan annelerin ağıdıdır şimdi konuşan… Suruç’ta iki çocuğunu kaybeden Emine Şenyaşar annenin yüreğimizde durmadan yinelenen ağıdıdır. Kadınlar böyle konuşuyor. Sesleri böyle yankılanıyor.

Cerenlerin yasalarını düşünüyorum sonra. Yavrularına kıyıldığında kıyanın üstüne uğursuzluğun çöktüğüne inanılan Toros obalarının masallarını. Yusuf ile Zeynep’in aşkını. Geyik avı tutkusunun önüne geçemeyen Yusuf’un yavrusuna kıydığı ahunun ahıyla nasıl uçurumlara sürüklendiğini. Zeynep’le mezarlarının arasında yeşeren çiçeğin kolları tam kavuşacağı sırada bir alageyiğin her yıl gelip o çiçeği nasıl yediğini düşünüyorum. Yüzyıllardır anlatıla gelen bir efsane bu. Bin yıllardır anlatılamayan, dokunulmayan tek bağ; ana ile çocuğu arasında olan, bir tek onlara anlamını ifşa eden. Şimdi ne yapsın Emine ana ile Şerifa ana? O ala geyik gibi intikamın izini mi sürmeliydi? Yavrusunu koparıp alanlara aynı acıyı mı yaşatmalıydı? O zaman rahatlar mıydı? “Yok hayır hayır, bu acıyı düşmanım bile yaşamasın“ diyecek kadar yürekliydi ama onlar…

Acıyı yazmak, acının içine umudu ekmek dünyanın en zor belki de en imkansız işi. Ama şimdi yurdumda umudu acının içine eke eke ilerliyoruz. Acıya umut ekmenin ilmi nasıl yapılır, edebiyatı, şiiri nasıl yapılır, aşkı nasıl oluşturulur bilmiyorum. Kalemi kırılan bir kararın ardından yıldız olan Şîrîn Elemhûli’nin, Ferzad Kemanger’in, Ferhad Wekîlî’nin ve Elî Xeyderiyan’ın izinden giden Zanyar’ın, Loqman’ın ve Ramîn’in ve sessiz sedasız idam edilen Kemal’in ve daha ismini bilmediğimiz nice kahramanın direnci nasıl kuşanılır onu da bilmiyorum. İran rejimi başta olmak üzere ulus devlet zihniyetini taşıyan bütün devletlerin düşmanımız olduğunu biliyorum sadece. Demokratik uygarlık bilincini daha fazla kuşanmak ve onların anısına korkmadan her şekilde sahip çıkmak rolegiyan diye haykıran annelerinin çığlığına bir ses olur, onu biliyorum…

Yazarın diğer yazıları