‘Rüzgar bizi götürecek’

Garip rüzgarı var bu ülkenin ve garip güneşi… İnsanların içine işleyen sert sözler gibi, kuşkulu gıcırtılar bırakıyor zihinde. Parlak değil. Ya da gereğinden fazla parlak. Abartı ile sıradanlık arasında tezcanlılık üzerine kurulu bir mekik diplomasisi…

Ne diyordu Sabato, “ruh, bedenin üzerinde hüküm süren haşin bir diktatör” gibi. Tüm insanlık ne çok çekmiştir bu ruhsal maceradan. Ölümün, tırpan marifetiyle geldiği ve kapıyı açık bırakarak çekip gittiği ana kadar biriken yıkıcı bir macera. Fransa Cezayir’i böyle yedi, Amerika hemen her yeri aynı iştahla yemekte. Hollanda, o güzel yel değirmenlerinin her bir kanadına vahşeti ilikledi, döndü, döndü, dönüyor hala. Başka? Belçika… Kasap! Kongo’nun yangını sönmüş olabilir mi bu yüzyılda dahi? Portekiz, İspanya ve diğerleri… Kan fazlası bir hayattan geriye kalanlar bize ne olmadığımızı anlatmıyor mu aslında?

Saçılma anı bu. Tenimize işleyen o tanıdık rüzgarlardan koptuğumuz andan beri, başkalarına ait bu rüzgarların içinde yol almıyor, aldığımızı sandığımız yolun başında sayıyoruz. Rap, rap, rap… İçine alındığımız bir dünya yok, kapısında kuyrukta olduğumuz bir “beğenilme” hali var. Öykümüzle, kişisel öykücüklerimizle, varsa başımızdan geçmiş bir trajediyle öncelik koparmak istiyor, sıranın önüne geçmeye uğraşıyoruz.

Tipik “gurbet” halleri. Yokluk çirkin, yoksulluk çirkin ve yoksunluk sadece öfke küpü. İhtiyatlı konuşup, incelikli davranınca “entegre” sayılıyoruz. Bir rüzgardan diğerine geçerken ayaklarımızı çarpmamamız gerekiyor. Öyle, kurallar böyle..

***

Kazım Öz’ün “Zer” filmini iki yıl aradan sonra izleyebildim.  Hasta babaannesi ile Amerika’da buluşan bir gencin Zer şarkısı üzerinden hayatına aldığı bir rüzgarı anlatıyor film. Filmi birlikte izlediğimiz Avrupalılarla aramızdaki hissedişi, son sırada gözlemledim. Kopuğuz. Onlar filmin içinde gizlenmiş her şeyi daha kolay yakalıyor. Anlamaya çalışıyor, o dilin içine gömülerek, bilmeyi istiyor. Biz daha uzağız bunlara. Başkasının hikayesini dinlerken sahip olduğumuz tahammül, bir kaptan bir kaba akarken kaybettiklerimiz arasındaymış sanırım. Bizi beyincik ve yüreciğimizden kavrayıp buran ruh, o görünmez diktatör, toplu biraradalığımızda daha çok eğleniyor olmalı bizimle. Ekranda genç bir adamın arayış içine girdiği iki mısralık Zer şiiri bir komedi değildi oysa.

Koparılmış çocukluk, tüketilmiş bellek ve adsızlaştırılmış, dilsizleştirilmiş bir geçmiş. Ama zamanı var onun da yollara serpilmek için. 50 yıl mesela. Bir kadın Kütahya’ya trenle gönderildiklerinde yaşının 5 ya da 6 olduğunu anlatmıştı. Karanlıkta indirilmişler ve kendisiyle beraber 2 erkek kardeşi daha aynı kentte başka ailelerin yanına verilmiş. Biri kaçmış, diğeri evlenip kalmış, o küçük kız çocuğu ise travmanın hasını yaşayıp 30-40 yıl sonra; unutturulmak üzere geriye itilen dilini, o dilin serbestçe gezdiği köyünü, köyün içinde bir anne ve baba ve aile bağını, sonra ağacı, sonra dağları ve rüzgarı çağırmış. Hepsi de hatıralarına üşüşüvermiş birden. Elazığ’a giden bir otobüsteymiş artık ve köyüne doğru yola çıkmış. 5 yaşında alındığı yere 50 yaşında dönebilmiş.

Bu tekrarı acı veren bir hikaye. Bitmiyor. Tüm Kürdistan’a yayılmış kan kurumuyor, hatta uzakta olunca sanki daha çok acı veriyor. Acısı daha ince, daha sert ve kıymık gibi, battığı yerden ağlatmadan çıkmıyor.

Dar yerde insanın düşünceleri de darlaşır demişti Dostoyevski, -cezaevlerinde koca dünya yaratanları dışında tutuyorum- alanımız ne kadar genişlerse daha çok daralıyormuşuz hissindeyim buradayken. Kitap? Müzik? Film? Tiyatro? Üstelik bunların hepsini başka dillerde yapabilme isteği? Hala başkalarının güneşi ve rüzgarı altındayız ve direniyoruz alışmamakta. Dil de buna dahil.

Hafifleyebilmek, yalnız olmadığımızı hissedebilmek için keşke başkalarının acısına da bulaştırabilsek kendimizi… Bilebilsek çokça… O zaman bir Kürdün, bir Almanın, bir Türkün, bir Fransızın aynı salonda izledikleri film, tek bir rüzgarın adı olurdu.

Ama biz rüzgarımızı bencilce şımartıyoruz. Bizi alıp götürecek bir trenmiş gibi davranıyoruz. Duvarda bir geçmiş fotoğrafı asılı hep. Ölü doğum yapmış bir zamandan kalan fotoğraf sadece; eğreti bir çiviyle astığımız, çoğu kez bakmayı unutup, örümceklerin titiz ağlarla donattığı bir eski zaman hikayesi. O kadar.

Sesler, yollar, çarpıcı sorular, vasat yanıtlar ve hayat… İçine doluştukları sepetin dibini paralıyorlar; düşer, saçılırlar yakında ortalığa.

Rüzgara, rüzgarımıza inanmak en iyisi…

Yazarın diğer yazıları