Saddamlaşma

Kürdistan yerden ve havadan kuşatma altında. Dağlar top ve füze atışlarıyla yaralı. Dağlar yanıyor..

Şehirleri obüslerle vuruyorlar. Evleri, havan atışlarıyla insan başına yıkıyor, kim oldukları bilinmeyen maskeliler, Mafyanın bile düşmanına reva görmediğini yaparak uzaktan çocukların başına nişan alıp, tetik çekiyorlar.

Sanki, kadim tarihte adı geçen korkuluk, "Hecüc-Mecüc kavmi" hortlamış…

Yüzleri peçeli adamlar, IŞİD sloganlarını bağıra bağıra, kuşatılmış şehirlerin evlerine dalıyor, insanın mahremiyetini didik didikleyerek, götürebildikleri ne varsa çalıyor, götüremediklerini tahribatla, kullanılamaz ediyorlar…

Sayısız kitaba, nice filme konu olmuş Mafya’nın onurunda böylesi yoktu. Kimse, "Al Capone" ve adamlarına evlere dadanmış hırsız, ölü soyucu ve ölü tecavüzcüsü diyemezdi. Ölü düşmanlarının ağzındaki dişi söken, mezardakinin kefeninde soyulacak cep arayan da diyemezdi…

Ama yer yüzünde, bazı seçilmiş yönetimler çeteciydi. Cinayet ve soygun çeteleri… Ölüleri soyuyor, kefen soymak için mezarları tahrip ediyor, ölü kadınlara tecavüz ediyorlardı.

Bazıları hemen kulak kabartıp, "beni mi andın?" demesin. Yer yüzünde benzerleri olabilir, ama Saddam Hüseyin’i anlatıyorum, ben. O bir çete başıydı. Adamları katil, ölü soyucu, ölü kadın tecavüzcüleriydi. Yiğitlik ve mertlikleri şan sansın, herkes görüp duysun; o görenler de görmeyene anlatarak korkuyu yaysın diye, tecavüz ettikleri ölüleri, sonra çıplak edip yol kenarlarına atıyorlardı.

Saddam, okul kaçkını bir lumpendi. O da görgüsüz, bir zır cahildi. Her cahil gibi ortalığa dalan… Ülkenin (Irak) Başkanı El Bekr, Ortadoğu’da geçerli olan "kabadayı" tipini beğendiği için, onu yanına almış, görevler vermiş, sonra yardımcılığına yükseltmiş, ancak o yediği kaba pisleyenlere yakışanıyla, efendisine ihanet etmiş, kaynattığı entrika (kumpas) kazanında, onu çelmeleyip devirerek yerine geçmişti.

Ancak, ordu, adliye ve polisi ele geçirinceye kadar, dişini sıkıp etrafa gülücükler dağıtmış, Sarayların hakimi kesildikten sonra, "tek adam kalmasına engel" gördüğü kişilikleri, kurum ve çevreleri hallaçta savrulan pamuk misali darmadağın etmiş, cinayetlerin gölgesinde terör devletini işletmeye başlamıştı.

Bir yandan da, yoksulluk içinde geçen yıllarından intikam alırcasına para istifliyor, Kürdistan dağları dahil beğendiği yerlere el koyup, görgüsüzlüğün şahikası görkemde saraylar konduruyor, servetinin hesabını ise kimse bilmiyordu.

Etrafındaki beslemeler de, o ve oğullarının çalıntılarından kırıntılar, karşılığında övgü hizmeti veriyorlardı. Devlet terörü ise rejimin tapınağıydı.

Eskilerin deyimiyle teşbihte hata olmaz, ancak kendini etkili ve yetkili Başbakan sanan Ahmet Davutoğlu da, 7 Haziran seçimlerinden sonraki devlet terörü rüzgarının hızı ve Kürdistan’a savaşın ateşi sayesinde, Türk halkının kendisine olan desteğinin arttığını söylüyordu.

Korkunç ama, Saddam da, aynı kanıdaydı. Araplar, iyice kendisine bağlansın diye Kürtlere zulmü kimyasal bombalarla soykırıma vardırıyordu. 

Yine kimseye benzetmiyorum lakin, Saddam da Fatihleşerek ölmezliğe erişeceğine inanıyordu. Bu amaçla İran’a savaş açmış, ancak 10 yıllık savaşa rağmen Basra Körfezi bataklıklarının fatihi olmayı başaramamış, bunun üzerine, daha kolay av zannı ile Kuveyt’te girmiş, bu da sonunu getirmişti.

TC’nin Recep Tayyip’i de yoksulluğun en dibinden gelen, bir binbir surattı…

O da, demokratlık numarasıyla, hocam diyerek iki büklüm eline sarıldığı efendisini devirip, tapulu arazisi sayılan kitlesinin üstüne çökmüş, yerine geçmişti. Polis, asker ve adliye bağlılıkta istediği kıvama gelene kadar "demokrat" (ilerici) takılmış, ayrıca "Kürt sorunu, benim sorunumdur" numarasına yatmıştı.

Hatta, hiç bir Kürt varlığına tahammülü olmadığı halde, oylarını alma uğruna, Kürtsever havalarına bile girmiş, "birlik, beraberlik, kardeşlik ve barış" kavramlarını dalgalandıran görüşme maratonları düzenlemişti. Ancak, Kürtleri oyalayıp kandırmanın mümkün olmadığını görünce, her şeyi sil baştan ediyor, tehditlerden sonra Kürt güçlerini bombalıyor, şehirlerini kuşatıyor, dağlarını yakıyor, çocukların katledildiği cinayetler işleniyordu.

Öte yandan Recep Erdoğan, Kürt nefretiyle dolu görünüyordu. Onun dünyasında, yer yüzünde her Müslüman kabile, mesela Myanmaralılar, uzak Asya’daki kabileler, tabii ki en başta Filistinliler kendi devletine sahip olmayı hak ediyor, ama tarihin en eski halkı, o coğrafyanın yerlisi Kürtler asla…

Suriye’de insan kesen, hırsızlık, talan yapan uluslararası soygun çeteleri ittifakı IŞİD ve El Kaide’nin uzantısı Nusra Türk rejiminn Müslüman kardeşleriydi. Çaldıkları petrol ve talan ettikleri mallar Türklerin sınırlarından içeriye giriyor, onlara silah olarak dönüyordu. 

 Recep Erdoğan’ın dünyaya seslenen dilinde Rojava hareketi PYD teröristti. Son tehditten iki gün sonra da, Türk ordusu, PYD’nin mevzilerini bombalıyordu.

Bu, PYD’yi başka cepheye çekmeyi ön gören, dolayısıyla IŞİD’ı rahatlatan değerli bir yardımdı. IŞİD ve El Kaide ile işbirliği…

Erdoğan’ın rejiminin, kendi ülkesini terörle titretip, insanlara cehennemi hayat yaşatması, Kürdistan’ı ateşe boğup, kanla sulaması kimseyi, doğrudan ilgilendirmeyebilir.

Ama Batı’nın Suriye’de çıkarı var. IŞİD’e yardım ise batı çıkarlarını bombalamaktır. Batı medyası, Saddam rejiminin Kuveyt’e saldırmasını hatırlatarak tepki veriyordu.

Üçbuçuk kuruşa kendini satıp, AKP kapılarında havlayan Kürtleri yazacaktım. Torunlarına bıraktıkları utanç mirasını…

Ha, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın Çetin Altan ailesine baş sağlığı dilemesi de dikkate değerdi. Saray, Çetin Altan’ın ailesinden nefret ediyordu da…

Yazarın diğer yazıları