Saddam’ın yolunda

Öncelikle şu saptamayı yaparak başlayalım: Fethullah Gülen ile Tayyip Erdoğan arasındaki kavga karşıtların çatışması değil, tersine benzerlerin çatışmasıdır. İdeolojik, politik, stratejik ve taktiksel olarak bu iki kişilik kadar birbirine benzeyen kişilikler az bulunur. Her ikisi de dinci-milliyetçi bir çizgiye sahiptir. Yani Türk-İslam sentezcidir. Her ikisi de Kürt düşmanıdır. Her ikisi de büyük güce, yani ABD’ye dayanarak iş yapmayı esas alır. Her ikisi de tekçi ve egemendir. Her ikisi de sızmacıdır. Yani başkalarıyla iş yaparak sıyrılmayı ve tekleşmeyi esas alır.

Belki de tüm bu özellikleri nedeniyle en uzun süreli ittifak ve birlik içerisinde hareket eden iki kişilik olmuşlardır. İlişki ve birlikte çalışmaları 1976’lara kadar uzanmaktadır. 12 Eylül 1980 faşist-askeri darbesi tarafından engellenmeyen, tersine önlerinin açılması nedeniyle gelişip güçlenen iki kişiliktir. Bülent Ecevit başkanlığındaki sosyal-demokrat, milliyetçi ve liberal koalisyon uluslararası komployu hayata geçirmekte başarısız kalıp da 2002 güzünde sıfırı tüketince, bu iki kişinin önü tamamen açılmıştır. Bu temelde ve ittifak halinde ve yine ABD’ye dayanarak 2013 güzüne kadar birlikte iktidar olmuşlardır. 

Peki bu durumda söz konusu iki kişiliği son üç yıldır bu denli kavgalı kılan şey nedir? Bu sorunun cevabı tek ve kesindir: İktidar kavgası! Devlet iktidarını tek başına kimin ele geçireceği mücadelesi. Her iki kişilik de büyüyüp güçlenince, devlet iktidarı ve Türkiye egemenliği iki kişiye az gelmiştir. Dolayısıyla birinin egemen olması gereği, söz konusu kavgayı ortaya çıkarmıştır. Yani onlara göre, bir omuzda iki baş olmamaktadır. Hele hele bir de dayanılan efendi tek olunca, o zaman birinden birinin iktidarı tek başına ele geçirmesi gerekmiştir. İşte Türkiye’yi son üç yıldır bu denli ağır bir kavga içine çeken önemli bir etken budur.

2013 Aralık ayına kadar süren ortaklıktan her iki kişilik de faydalanmıştır. Özellikle Fethullah Gülen’in nasıl ikinci bir devlet haline gelmiş olduğu son üç yılda daha net bir biçimde açığa çıkmıştır. Fakat 17 ve 25 Aralık 2015 olaylarından itibaren deyim yerindeyse Tayyip Erdoğan daha uyanık hale gelmiş ve yıldızı parlamıştır. Son üç yıldır Fethullah Gülen’in ciddi saldırı planlarının hepsini boşa çıkarmayı başararak, şimdilik Tayyip Erdoğan sonuç almışa benzemektedir. Ancak kavganın henüz bitmediği ve daha epeyce devam edeceği de bir gerçektir.

Şimdi Fethullah Gülen ile söz konusu kişisel iktidar kavgasını bahane ederek geliştirdiği faşist-soykırımcı diktatörlükle Tayyip Erdoğan, başta Kürdistan Özgürlük Hareketi olmak üzere Türkiye’nin tüm demokratik muhalefetini ezmek ve tasfiye etmek istemektedir. Bu konuda özellikle şaibeli 15 Temmuz askeri darbe girişimini bahane ederek geliştirdiği 20 Temmuz OHAL darbesine dayanmaktadır. Halbuki 15 Temmuz askeri darbe girişiminin nasıl bir darbe olduğu hala tam netleşmiş değildir. Dahası darbe hazırlıklarını önceden Tayyip Erdoğan’a mevcut Rusya Yönetiminin haber verdiği konusu ise tümüyle netleşmiş durumdadır. Kısaca en azından Tayyip Erdoğan’ın 15 Temmuz askeri darbe girişiminden önceden haberi ve bu temelde hazırlığı vardır. Bu durumda önceden bilmesine rağmen neden farklı biçimde darbeyi önlemediği sorusu Tayyip Erdoğan’ın önünde durmaktadır. 

Kuşkusuz Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen arasındaki kavganın bugünkü hali, küresel kapitalist modernite sistemi ile faşist Türk ulus devlet statükoculuğu arasındaki savaşın bir parçası olma durumudur. Tayyip Erdoğan kliği, Fethullahçı hareketi tümden yok ederek ABD öncülüğündeki küresel sistemi kendisine mecbur bırakmaya çalışmaktadır. Son aylarda bu konuda belli bir başarı elde etmiş olduğu da söylenebilir. 

Elbette buraya kadar belirtilenlere iktidar kavgası açısından “normal” tanımı getirilebilir. Fakat işin üzerinde durulması gereken yanı, Tayyip Erdoğan Yönetimi, Fethullahçıları öcü gösterip dinci-milliyetçi çevreleri etrafında toplayarak, faşist devlet terörünü kurumlaştırarak ve karşıtı olan herkesi Fethullahçılarla ilişkilendirerek AKP karşıtı, daha doğrusu Tayyip Erdoğan karşıtı herkesi ezmek ve tasfiye etmek istemektedir. Bu temelde başta Kürtler olmak üzere Türkiye’nin tüm demokratik kesimlerine yönelik olarak bir faşist cadı avı başlatmış durumdadır.

Tayyip Erdoğan Yönetiminin bugün Türkiye’de uyguladığı yöntemler aynı Hitler Yönetiminin uyguladığı yöntemlere benzemektedir. Yine yakın tarihteki Saddam Hüseyin Yönetiminin uyguladığı yöntemleri çağrıştırmaktadır. On binlerce memur, akademisyen, öğretmen, polis, asker, hakim ve benzeri işinden atılmış ve binlercesi tutuklanmıştır. Fethullah Gülen Cemaatinin tüm varlığına el konulmuştur. Ahmet ve Mehmet Altan kardeşler bile tutuklanıp zindana tıkılmıştır. En son Cumhuriyet Gazetesi yazarları gözaltına alınmış ve gazete kapatılmakla tehdit edilir hale gelmiştir.

Kürdistan’daki uygulamalar ise tam bir faşist soykırım düzeyindedir. Cizre ve Sur şehirlerinin yakılıp yıkılmasıyla başlatılan süreç, söz konusu olaylar yaygınlaştırılarak devam etmektedir. Nusaybin, Şırnak, Yüksekova gibi şehirlerin çok büyük bir kesimi yıkılmış durumdadır. 24 Temmuz 2015 tarihinden bu yana Türk ordusu ve polisinin katlettiği insan sayısı artık binli rakamlara ulaşmıştır. Siyasi soykırım operasyonlarında tutuklananlar ise herhalde on bine yaklaşmaktadır. Birkaç yüz bin insan, TC devlet görevlilerinin baskısı sonucunda evini terk etmek zorunda kalmıştır. Kürt halkı, doksan üç yıllık Cumhuriyet tarihinin en ağır baskı ve katliam dönemlerinden birini yaşamıştır. Kürt insanına yönelik linç girişimleri, aşağılama, küfür, hakaret en üst düzeye çıkmıştır.

Diğer yandan HDP ve DBP’de temsilini bulan demokratik siyaset alanına yönelik planlı tasfiye saldırıları milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılması ve DBP Eşbaşkanı Kamuran Yüksek’in tutuklanmasıyla başlamıştır. Bunlara paralel DBP’li belediye eş başkanlarının tutuklanması ve görevden atılması uygulamaları gelişmiştir. Söz konusu saldırı süreci 11 Eylül’den itibaren daha da yoğunlaştırılmıştır. İmralı görüşmesinin altına gizlenerek başlatılan kayyum işgali tüm DBP’li belediyeleri işlemez kılmış, en son Diyarbakır Büyük Şehir Belediyesi Eş Başkanları Gülten Kışanak ile Fırat Anlı’nın tutuklanması noktasına ulaşmıştır. 

Ayrıca özgürlükçü ve demokratik basın iki KHK ile kapatılmış ve tümden yasaklanmıştır. Şimdi sıra dokunulmazlıkları kaldırılmış olan HDP’li milletvekillerinin tutuklanmasına gelmiştir. Nitekim 4 Kasım sabahı içinde HDP Eşbaşkanlarının da olduğu on milletvekili gözaltına alınmış ve bazıları yıldırım hızıyla tutuklanmıştır. Bu temelde çalışmaları zaten iyice daraltılmış olan HDP meclis gurubunun tümden yok edileceği anlaşılmaktadır. “Biz parti kapatmayız” diyenlerin partileri yok etme tarzının bu olduğu açığa çıkmaktadır.

Besbelli ki faşist-soykırımcı Tayyip Erdoğan diktatörlüğünün tüm devrimci-demokratik kazanımları tasfiye etme saldırıları sürecektir. 20 Temmuz tarihli OHAL ilanı bunun için yapılmıştır. Tayyip Erdoğan Yönetimi, varlığını ve geleceğini Kürt Özgürlük Hareketi ile Türkiye demokratik hareketinin tasfiyesinde görmektedir. Bu bakımdan imha ve tasfiye amaçlı faşist saldırılarını sürdürecektir. Çünkü AKP’nin ideolojik ve stratejik geleceği yoktur. Savunduğu faşist ulus-devlet statükoculuğunu ne Kürt ve Arap toplumları kabul etmekte ve ne de küresel kapitalizm artık buna dayanmaktadır. Dolayısıyla bu işin sonunda AKP mutlaka yenilecek ve yok olacaktır. İşte bunu bildiği için de, ömrünü daha fazla uzatabilmek amacıyla taktik saldırılarını sürdürmektedir ve elindeki gücün tümünü kullanma temelinde de sürdürecektir.

Aylardır biz bu gerçeği anlatabilmek için çaba harcıyoruz. Faşizmi ancak direniş yıkar, faşizm karşısında susulmaz diyoruz. Şimdi bu belirttiklerimiz daha fazla doğrulanmış ve kesinleşmiş oluyor. Saldırıları ne olursa olsun, AKP’nin faşist terörü karşısında susmamak ve her türlü yöntemle direnmek gerekiyor. Özellikle Kürt toplumu, başta gençler ve kadınlar olmak üzere asla susmamalı ve seçtiği iradesine mutlaka sahip çıkmalıdır. Direnen HDP ve DBP’lilere kitlesel olarak sahip çıkılmalı ve AKP faşizmine karşı her alanda kesintisiz eylemlilik içinde olunmalıdır. Yaptıklarının hesabı AKP’den misliyle sorulmalıdır. Devrimci, yurtsever ve demokratik tutum budur.

Bir kez daha şu gerçeğin altını çizelim: Ne yaparsa yapsın Tayyip Erdoğan yönetimi gidicidir. Bu yönetimin geleceği ve kalıcılığı kesinlikle yoktur. Gidecek de, bunun ne zaman ve nasıl olacağı tam belli değildir. Ne bilelim, Tayyip Erdoğan’ın her yaptığı Saddam Hüseyin’in yaptığına benzemekte ve adeta onun yolundan gitmektedir. Sonunun da Saddam Hüseyin’e benzeyip benzemeyeceğini tarih gösterecektir.  

Yazarın diğer yazıları