Şah’ın ordusu, Atatürkçüler ve Cülus şenliği

Ahmet KAHRAMAN

İran Şahı Pehlevi’nin ordusu, bölgemizde “besleyen efendi” ve yaratan ideolojiye ihanet konusunda birinci, Saddam ordusu da ikinciydi. Üçüncülük, Atatürk’ün çocuklarına kaldı.

Oysa Şah, ordusunun sadakati konusunda pek emindi. Bu güvenle, orduyu modern silahlarla donatıyor, subayları çok iyi besliyor, ayrıcalıklarla ödüllendiriyordu.

Şah, Mollaların güç olduğunu gören subayların, üniformalarını atıp besleyecek yeni efendiye biat selamına geçtiğini gördüğünde ise artık çok geçti. Yanılgının ağır darbesiyle kahırlanıp kanser oldu. Ordusu kendisini terketmiş, yeni efendinin etekleri altına girmişti.

Saddam’ın ordusu, Bağdat caddelerinde, “canımız sana feda ey Saddam” naralarıyla bağlılıklarını gösteriyor, Şah’ın üniversiteli kızalara tecavüzüne karşılık, bunlar Kürt soykırımı ile “adanmışlıklarını ispata” çıkıyorlardı.

Fakat, Amerikan askerler göründüklerinde, ne sadakat kalıyordu, ne de vatan sevgisi…

Irak ordusu aniden buharlaşıyor, Saddam terkedilmişliğinin kederi altında gidip bir kuyuya saklanıyordu. O da her subayın (generalin), birer paralı (kiralık) asker olduğunu kuyuda öğreniyodu.

Türk ordusu, Atatürk’ün çocuklarıydı. Subaylar, Atatürk rejimine bekçilik konusunda namus ve şerefleri üzere yeminliydiler…

Kafaları, ortağı oldukları OYAK holdingden elde edecekleri kazancın hesabıyla meşgul, çağın ilk sanayici ve tüccar subayları olan Türk askerleri, öbür yanda yüksek irtifada Atatürkçüydü. Öyle ki, yerinden zıplayan Atatürk ilke ile inkılaplarını yerli yerine oturtmak için, ikide bir “zahmete katlanıp” darbe yapmak, ülkeyi kışla gibi yönetmek zorun kalıyorlardı. Bu süreçte, Atatürkçü eğitim vermek üzere, insanları kurşunluyor, üniversiteli Türk gençleri asıyor, aydınlar için, işkence tezgahlarını aralıksız çalıştırıyor, zindanları dolu tutuyorlardı. Ordunun zindan bekçiliğinde, Kürtlere, Atatürk’e saygı aşısı için, “gû” yediriliyor, dilleri, kimlik ve kültürlerinin yasağına yeni zımbalar vuruyor, öte yandan Kürdistan kan keseğine dönüştürülüyor,  sonra yakılıp yıkılıyordu.

Kürtlere zulüm, ayrıca Türk subayları için, Atatürkçülük sertifikaydı. Onun için, hiddetli, şiddetli ve haşindiler. Çok Kürt ölüsü, çok terfi demekti, çünkü…

Ama aynı subaylar, Kürtler üzerinde denedikleri aynı hiddet, şiddet ve haşinlik hizmetini daha sonra, IŞİD’in din soyundan gelme diktatörlere de vereceklerdi. Yani, kim efendi ise hizmet ona idi…

Öte yandan Türk ordusu, 1960’dan beri Milli Güvenlik Kurulu şemasıyla, iktidar ortağıydı.

Onlar bu durumdan memnun, ama 2002 yılında iktidarın tepesini ele geçiren Recep Tayyip gayri memnundu. O görev ve yetkilerin tümünü kendi avucunda istiyordu.

Bu amaçla, lümpen (ayak takımı) kurnazlıklarıyla büyümüş gelmiş, entrikalarla yükselmiş biri olarak, deneylerinin ritmiyle dansa başladı. İşe başlamak üzere generalleri pramidini önce birbirine düşürdü. Kafalarını tokuşturdu. Mevki, rütbe rekabeti zemininde, akşam birlikte rakılananlar, gece yarısı birbirini uykuda yakalama baskınına çıktılar. Sonrası, kaybedenler için, zindan kapıları ve ışıltılı apoletlere veda süreci…

Bu sürecin tek kazananı, Recep Erdoğan’dı. İstediği havayı yaratmış, intikam ateşiyle öne fırlamıştı. Ne hak, hukuk, ne de anayasa vardı. Kürdistan mezarlıktı. Gerisi zindan…

Recep Erdoğan diktatördü. Dudakları arasından fırlayan söz, Türkler için de kanundu. İşini, kazancını, birimini kaybeden, zindanı boylayanların hesabı yoktu.

Bu, yeni dönemdi. Erdoğan hanedanlığı yerine “yeni Cumhuriyet” deniyor, adına. Bizim sorunumuz değil. Atatürkçüler düşünsünler. Lakin, “ilke ve inkılapları” yok. Onlar, generallerin katkılarıyla, yerde ezilmiş ottur, artık. Yeni dönemde El Kaide (IŞİD) soslu Türk İslam cumhuriyeti var…

Asker ve polis rejimi olan olağanüstü hal şartlarında yapılan seçimlerle yerline yerine oturdu, rejim. Adı ve sanıyla bir Erdoğan diktatörlüğüdür, bu. Erdoğan çöplüklerin tek horozudur.

9 Temmuz 2018 günü düzenlenen diktatörün yemin töreni ise lümpe şenliğiydi. Recep Erdoğan’ın, tahta çıkan Osmanlı Sultanı rolü oynadığı bir tiyatro…

Erdoğan Baş rolde, ama karşı olduğu Alevilik ritüelleriyle naralanıyordu. Çünkü Osmanlı Sultanları, Afganistanlı Hazeranlıydı. Yani Alevi. O nedenle, inanç ve tapınma ritüelleri bu gelenek üzere idi. Sultanların Cülusu (tahta çıkışı) da buna uygundu. Cülusta, Şeyhulislam dualar okuyordu. Erdoğan’ın taklit cülusunda, bu rolü Diyanet İşleri Başkanı yürütüyor, Alevilik ritüeli olan Gülbang’a durup diktatörün iyiliği, başarısı için dua ediyordu. Ama Ali’yi anmıyor, duayı da “hu diyelim” diye noktalamıyordu. Törende, elden lokma dağıtım yerine, misafir sandalyelerine birer yiyecek, içecek poşeti bırakılıyordu, taklit cülusta…

Sultan taklit olduğu için, Cülüsün gerekleri de taklitti. Dolayısıyla, devlet görevlilerine bahşiş dağıtma yerine, misafirlere özel bastırılmış birer lira armağan ediliyordu.

Yine Sultan’ın cülusunda olduğu gibi “yedi cihana davet”ler salınmış, declet ve hükümet başkanları davet edilmişti. Gelin görünki Batı dünyasından kimsecik yoktu. Ama gelenler arasında, Afrika’dan dört tane darbeci diktatör, Latin Amerika’dan (Venezuela) da halkı ekmek kuyruğunda gününü geçiren, Erdoğan bir seçilmiş bir Faşisti oturuyordu. Baş davetli Sudanlı General El Beşir ise BM kararıyla insanlık suçlusu olarak aranıyordu.

Öte yandan Türk İslam rejiminin kimi aç insanları çöplüklerden besleniyor, yaşama umudunu yitirenler ise intihar ediyor, Osmanlı Sultanı mukalidi, Sarayda 6 bin kişilik ziyafetle eğleniyordu.

Ertesi gün ilan edilen bakanlar arasında, gözümüz Mafya liderini aradı. Seçim kampanyasındaki onca emeklerine rağmen, bakan atanan yoktu. Ancak, kimi temsilen bilemem ama bir kumarhane patronu vardı. Bir eğitim, bir de sağlık tüccarı…

Damat da aile ile yakın dostlar adına Maliye Bakanı’ydı

Roboskî katliamına ısrarla evet diyen General Hulusi Akar, Kürtlerle savaş (savunma) bakanıydı. Roboskî katliamının istihbaratçısı Katliam için, General Yaşar Güler de, ondan boşalan Genelkurmay başkanı koltuğundaydı. Kürt kanlısı Süleyman Soylu ve yalanlarıyla ünlü Mevlüt Çavuşoğlu ile savaş ekibi tamamlanıyordu. Bunlar bir arada, Kürt fermanının kol başlarıydı…

Yazarın diğer yazıları