Şahmaran ruhunu işleyen ustalar

  • Bir sanatı ticarete dönüştürdüğün zaman o sanat kendini kaybeder. Bu yüzden ürettiklerimi satmaktan ziyade atölyemde sergilemeyi tercih ediyorum. Ama buralara fazla kimse uğramaz. Turist rehberleri, bizi, sanatımızı ve Mêrdîn’in tarihi çarşılarını merak edip gelenleri ne yazık ki buralarda değil de boş sokaklarda gezdiriyor.
  • Şahmaran üzerine birçok efsanevi anlatım vardır. Ama biri o kadar farklıdır ki, sanata ve şiirlere sığmaz. Aşktan, özlemden bahseder. Yaşamın akıntısından bahseder. 40 yıl önce Şahmaran’ın hikayesini dinlediğim andan itibaren büyülenmiş bir derviş gibi Şahmaran’ı her yerde yaşatmaya çalışıyorum.

NİHAL BAYRAM

RIZA AYDOĞDU/MÊRDÎN

Mêrdîn denince akla ilk gelen medeniyetler buluşması, bağrında Ermeni, Suryani, Kürt, Arap’ı taşıyan kadim kent… Evvel zamanda başlamış bir hikayeye sahip Mêrdîn, aynı zamanda öyküler içinde öykülerin, zamanlar içinde zamanların birbirine karıştığı diyarda el sanatlarının beşiği olmuştur.

Eski çağlardan beri Testi-Çanak-Çömlek, Demircilik, Bakırcılık, Kalaycılık, Kuyumculuk, Gümüşçülük, (Telkarî), İğne Oyası, Midyat El Nakışı, Tohum İğnesi, Yorgancılık, Oyacılık, Boyacılık (Sibbeğ), Dericilik (Debbeğ), Sabunculuk, Dokumacılık, Şal ü Şapik (Özel bir kumaş dokumasıdır), Kilimcilik, Halıcılık (Yün ve ipek). Semercilik, Keçecilik, Tahta Oymacılığı (Kakmacılık), Sedef işlemeciliği, Halburculuk (Gürgen ağacı kullanılırdı), Taş Oymacılığı, geçmişten günümüze kadar yapılan el sanatlarıdır. Bunların bir kısmı ne yazık ki kaybolmak üzeredir.

Bakırcılık ve kalaycılık, Mêrdîn merkezinde önemli diğer sanat dalları gibi ayrı bir ihtimamla şehrin özel dokusunda yer bulan kendi adıyla anılan çarşısında yüzyıllardan beri varlığını sürdürmektedir.

Makinelere yenik düşen meslekler!

Bakırcılıkta ürünlerin ortaya çıkması son derece ağır şartlarda gerçekleşmekte ve işin tamamı el gücüne dayanmaktadır. Burada birçok sofra takımı, çanak, kaşık, kepçe, kevgir, sini, leğen, yemek tencereleri, kazan, güğümlü ibrik denilen ibrikler, su güğümü vb. mutfak eşyaları üretilmektedir. Bakır eşyalar yılda en az bir kez kalaylanır. Günümüzde bu sanatı sürdürenlerin sayışı oldukça azdır. Mevcut çağımızda teknoloji hızla ilerlerken bununla beraber pek çok etken bazı mesleklerin yok olmaya yüz tutmasına neden oluyor. Öyle ki çömlekçilik, demircilik, kalaycılık, tenekecilik, hancılık, sepetçilik gibi meslekler, seri üretime, makinelere yenik düştü.

Teknolojiye bağlı olarak unutulmaya yüz tutan mesleklerin sayısı her geçen gün artarken, bazıları da direnmeye çalışıyor. Direnen mesleklerin başında ise bakır işlemeciliği geliyor. Babadan oğula bazen de ustadan çırağa geçen bu mesleğin büyük bir bölümünde ise Mêrdîn’in tarihini, taş evlerini, camilerini, kiliselerini süsleyen  Şahmeran figürleri veya ayetler işte bu bakır ustalarının elinden yansıyor.

Asırlık sokakların arasındaki ustalar!

Mêrdîn’in Artuklu merkezinin asırlık ara sokaklarında bakırlara vurulan tokmakların sesi yükselir. O ses ilk adımınızda hiç bitmeyecek gibi gelir ve  bir süre sonra ise alışırsınız. İşte o atölyelerden biri üzerinde büyük harfler ile ‘bitmeyen şehir’ yazar. Alışılageldik bakır ustalarından farklı bir usta Tacettin Toparlı. Mêrdîn insanına özgü gelen herkese çıkınında bir efsane ya da hikayesi olan eski esnaflardan. Bakırdan, kağıda figürler çizer. Kendine has düşünceleriyle nakşettiği işlemeli kağıtlar üzerine yazılarla kaplı atölyede bitmeye yüz tutmuş bir mesleğin son kalesi olarak sohbete koyulurken onları atölyesinde sergiliyor.

İşlemecilik sanatıyla uğraşıyorsunuz?

Evet. Ben bu sanatı uzun yıllardır yapıyorum. Bu sanatı dededen babaya, babadan oğla devraldım. Bir sanatı ticarete dönüştürdüğün zaman o sanat kendini kaybeder. Bu yüzden ürettiklerimi satmaktan ziyade atölyemde sergilemeyi tercih ediyorum. Buralar Mêrdîn Artuklu’nun arka sokaklarıdır. Fazla kimse uğramaz. Daha çok Artuklu ana caddesi üzerinde dolaşırlar. Buraya ‘gizli sokak’ deriz biz yerli insanlar. Asıl ismi Revak Çarşı’dır. Turist rehberleri bizi, sanatımızı ve gerçek Mêrdîn’i merak edip gelenleri, ne yazık ki bu gibi tarihi çarşıları değil de boş sokakları gezdiriyorlar.

İnsanların gelmesini, Mêrdîn’in değerleri ile tanışmasını, sanatını, tarihini, yedi ayrı kimliği ile tanışmasını isteriz. Bu isteği nefes alışa benzetirim ve işte nefesin ruhla buluşmasını istiyoruz.

Hem kağıt hem de bakır üzerine işleme yapıyorsunuz?

Bakır işlemlerim oluyor. Tablolarım da mevcut. Dededen, babadan bana geçen bir sanat mirası olsa da benim bilgin ve Mêrdîn’e aşık ustalarım da vardır. Hafız Usta, Heci Cemil Usta. Biliyorsunuz bizde sıkça kullanılan çırak kelimesi çıradan gelir. Yani yanabilecek birini bulduğunuzda veya buna eğilimli biri çıkarsa karşınıza, siz onu eğitmekle mükellefsiniz.

Eserlerinizin çoğunda Şahmaran figürü var. Bunun nedeni?  

Şahmaran, hikayelerden bildiğiniz gibi bedeninin alt yarısı yılan, üst yarısı bir kadın bedenidir. Şahmaran üzerine birçok efsanevi anlatım vardır. Ama biri o kadar farklıdır ki, sanata ve şiirlere sığmaz. Aşktan, özlemden bahseder. Yaşamın akıntısından bahseder.

Mêrdîn aynı zamanda Şahmarandır!

Göçlerden bahseder, göç etmekten… Yılanın mitolojik sembolünü bilseniz bunu anlamış olursunuz. Göç edenlerin ruhu daima var olur. Bundan yaklaşık 40 yıl önce Şahmaran’ın hikayesini dinlediğim andan itibaren büyülenmiş bir derviş gibi Şahmaran’ı her yerde yaşatmaya çalışıyorum. Kimisini cama çiziyorum, kimisini tahtaya. Kimisini de gördüğünüz gibi bakıra.

Mêrdînli ailelerin çoğunun ev duvarlarında Şahmaran olmasının nedeni nedir?

Büyüleyici yapısı ile Şahmaran ruhunu devraldığı kenttir Mêrdîn. Mêrdîn denince akla gelen mimari yapısı, masalları, efsaneleri ve Şahmaran vardır. Mêrdîn’e özgün olan Şahmaran yüzyıllardır Mêrdînlilerin vazgeçilmez değeridir. İnanca göre Şahmaran uğur ve bereket getirir. Şahmaran ruhunun anılması ise buna yol açar derler. Mêrdîn halkı bu yüzden Şahmaran’a bu kadar bağlıdır. Kimisi de nazara karşı güç olduğuna inanır. Şahmaran dünyası aynı zamanda ihanet etmeyi unutmak için ihanet etmemeyi öğretmekten geçer. Şahmaran bunu anlatır size. Yani bir yaşam öğretisidir, yolunuza rehberdir.

Gezginin cebindeki hikayeler!

Sürekli hikayeler anlatır mısınız?

Benimki aileden gelen bir anlatı hafızasıdır. Kış ortamlarında özellikle dedem bize uzun uzun anlatırdı. Kendi  yaşanmışlıklarını ya da bildiği, duyduğu efsaneleri anlatırdı. Çok dilli bir aileyiz. Bu efsaneler bize Kürtçe, Arapça ve Süryanice anlatılırdı. Ben bu anlatımları hafızamda bir cevher dünyası gibi saklı tuttum. Belli yaşa ulaştığımda Arapça ve Kürtçe hissettiğim o anlatımları Türkçe anlatmaya başladım. Mardîn’i, Mezopotamya’yı evim bilirim. Fakat uzaklara gider, diyar diyar gezer anlatırım. Ve karşılaştığım insanlar ışıklı saatlerden gece karanlığına kadar beni dinlemeyi isterler. Ben de onları kırmam, anlatırım saatlerce.

Dikkatimizi çeken diğer bir nokta ise atölye kapısı önünde bulunan tavan ve sütunların elle yazılmış kağıt parçaları ile donatılmış olması. Bu ne anlama geliyor?

Ben çok araştırıyorum. İnsanları, yaşamı ve toplumları… Bunu bir hayat projesi olarak başlattım. Altı ay boyunca diyar diyar gezdim. Gördüklerimi kaleme aldım, duyduklarımı not ettim, düşüncelerimi, yorumlarımı ve eleştirilerimi kaleme aldım. Onları gördüğünüz gibi buralara ayrı ayrı kağıda satırlara döküp buralara yapıştırdım.


Telkarî ince iş, tıpkı ömür gibi

  • Bu sanatı yaşatmak için korkunç para harcandı. Her ilde sanat okulu vardı. O yıllar çok iyi geldi bize. Bir gün adını değiştirdiler, ‘endüstri meslek’ diye.
  • Bundan 60 sene önce Mêrdîn’de 150 kişi bu işi yapıyordu, Anadolu’ya satıyordu. Şimdi saysan elden sıfır çıkıyor. Yok, bitti. Ben de artık çalışamıyorum.

Mêrdîn’in bitmeyen hikayeleri arasında ikinci adresimiz Telkarî ustalarından birinin yanıydı. Kentin en güzel ve büyüleyici yerlerinden biri olan Artuklu’nun ilginç binalarını, sokak şekillerini görmek, arka sokaklardaki üstatlarına ulaşmak mümkün. Burada din, ırk, kültür ayırımı yapmadan yan yana yaşamayı başarmış bir kentin dokusunu içinize çekerek dolaşabilir ve el sanatlarını keşfedebilirsiniz. İşte Mêrdîn’in bir de eşsiz el sanatları arasında biri daha var. Göz kamaştıran, inceliği ile büyüleyen bir sanat: Telkarî. ‘Telkarî nedir’ diye sorusunu sorarsanız, onu ustası Suphi Hindiyerli’den dinlemenizi istedik.

Telkarî sanatını yapıyorsunuz.

Telkarî sanatını nasıl öğrendiniz?

Ailemde el sanatlarına oldum olası bir ilgi vardı. Babam dokumacıydı, dedem basmacı… Ben de Telkarî yapan kuyumcu oldum. Telkarî gümüşten yapılan el sanatıdır. Küpe, kolye, yüzük, bileklik, kolye, tespih ve benzeri günlük veya özel takı işleri yapılır. Fakat Telkarî sadece gümüşten yapılmıyor. Altın ile yapılanı da vardır. Yaklaşık 25-30 sene içinde yüzlerce Telkarî yapıp her yere sattım. 1974 yıllarında dört-beş çırağım vardı. Bu arada ben 75 yaşındayım ve tam 65 yıldır bu işi yapıyorum. İlkokula gitmeden önce başladım bu sanata. Öğrene öğrene usta oldum. Bugüne kadar da bu sanatı yapıyorum.

İlk başladığınızda ilginizi çeken ne oldu?

Aileden gelen bir ilgi ve yetenek vardı. Abim kalfaydı, öğreniyordu, ben de ona yardım ediyordum. Hem öğrenmek hem de okula gidebilmek için bu sanata başladım ve bugüne kadar devam ediyor. Bakın şurada bir parça var, içini dolduruyorduk. Bu menekçe dediğimiz bir kalıptır. Ustalarımız, abilerimiz iskelesini yaparlardı, biz de telin içini doldururduk. O zamanın parası ile 10 kuruş. On tane yaptık mı bir lira ediyordu. Bir talebe için bir lira iyi bir paraydı.

Telkarî yapmak ne kadar zor?

Çok zor. Çok sabırlı olacaksın. Herkes yapamaz. Ben usta oldum ve 10 sene halk eğitimde öğretmenlik yaptım. Kendim usta yetiştirdim. Bir iki öğrencim bu mesleği paraya dönüştürdü. Diğerleri üniversiteye gidip başka mesleklere geçtiler. Zaman zaman uğruyorlar. Allah bana kuvvet, fikir verdi, yardım etti, bunu dünyaya tanıttım.

Dünyaya mı?

Bundan 10-15 sene önce bir Japon televizyon kanalı geldi Mêrdîn’e. Tercüman da yanında. Bana dedi ki “Usta, bunu A’dan Z’ye yapan bir insansın, gösterebilir misin?” İki saat içinde bir kolye yaptım. Tercüman bana dedi ki, “Suphi Usta, bizim Japonya’da 20 milyon izleyicimiz var“. Ben onlara Telkarî sanatını tanıttıktan sonra benden daha mutlu insan olur mu? Çok iyi oldu bu. Aradan 3-4 sene geçti, bir Japonyalı geldi. Türkiye için bir kitap hazırlamış, bana da o kitaptan bir sayfa ayırmıştı. Daha sonra Almanya’dan, İspanya’dan televizyonlar geldi.

Bu sanatı yaşatmak için korkunç para harcandı. Her ilde sanat okulu vardı. O yıllar çok iyi geldi bize. Bir gün adını değiştirdiler, endüstri meslek ismi ile yürütüyorlar. Marangozculuk, demircilik. Mêrdîn’de sanat okulunda Telkarî sanatı resmi bir dersti. Çok ilgili olan vardı o yıllarda. Ustaları yakından tanıyordum. Ben çok çocuktum, onlar benden 20 veya 30 yıl büyüktü.

Buradan İstanbul’a gittim, 20 yıl kaldım. 4 da yıl İskenderun’da kuyumculuk yaptım. Memleketimize gidip geliyorduk. Baktım Telkarî gitti gidecek. İstanbul da çekilmiyor bir yaştan sonra. Geri geldim, yeniden çalışıyorum.

Telkarî yapan çok usta var mı?

Bundan 60 sene önce Mêrdîn’de 150 kişi bu işi yapıyordu, Anadolu’ya satıyordu. Şimdi saysan elden sıfır çıkıyor. Yok, bitti. Ben de rahatsızım, sağlığım artık el vermiyor. Ben de artık çalışamıyorum.

Telkarî nasıl yapılır?

Bu görmüş olduğunuz hurdadır, işlenmemiş ham maddedir.  Bunu ocakta, tutuşmayan derin bir tas içinde eritiyoruz. Sonra demir çelikten olan kanala döküyoruz. (Eliyle göstererek) Şu kalınlıkta olur bu kanal. Yüz mikron çıkartır. Mesela bu yüz mikrondur. Sonra daha aşağı krondan 070, 060, yapacağın ürüne ne kadar gerekiyorsa ona göre inceliğini çekiyoruz.

Hammaddeye iki gram bile bakır koymuyorum. Bakır kattığın zaman sertleşir çünkü ve Telkarî olmaz.

Mêrdîn’in yerlisi misiniz?

Aslen Süryaniyim. Süryani Ortodoksum. Avrupalılara Süryani dediğiniz zaman bir şey anlamazlar, Ortodoks dediğimizde anlarlar. Ne yazık ki Süryaniler dünya kamuoyunda kendilerini ifade edemediler, “Süryanilik budur, böyle yaşarlar” diyemediler. Kimliğimizi, kültürümüzü, inancımızı, sanatımızı anlatamadık. Telkarî sanatı Mêrdîn’de kala kala 10 Süryani’nin elinde kalmıştır. Zaten Istanbul’da hiç yoktur. Yaşça benden küçük olanların çoğu bıraktı bu sanatı. Zordur çünkü, para da kazandırmıyor. Ama bizim gibiler bu sanata sevdalıdır. Bu sanatı yaşatmaya çalıştık, tanıttık, meşhur ettik.

Telkarî yapmak için bugün elinizde makineler var. Önceleri nasıl yapılıyordu peki?

Biz bunu elle çeviriyorduk. Usta 22 ayar ‘şovalye yüzük’ yapardı. Astarı kalındı. Hamalları çağırıyordu. Biri solda, biri sağda bilek gücü ile çeviriyorlardı. Çok zordu. O zaman bir bileklik bir hafta sürerdi.

Bugünkü makineler de Fransa’dan, İngiltere’den geliyordu. Sonra Mereş’te yapmaya başladılar. Makine sayesinde bir hafta süren bileklik, bugün iki saatte bitiyor.

Bugün el sanatlarına, özellikle de

Telkarî’ye ilgi nasıl?

Mêrdîn’in yerlisi Telkarî’ye önem vermiyor. 22 ayar altın bilezik, küpe ve diğer takılar daha çok ilgisini çekiyor. Dışarıdan gelenler daha çok ilgi gösteriyor.

Yazarın diğer yazıları

    None Found