Salıncakta beklenti yok Dağa tırmanışa devam

Gelin bir kere daha, biraz da beyinlerde “şok” yaratıcı köşeli ifadelerle tarihe başvuralım.

Türkiye Cumhuriyeti içinden geçtiğimiz aşamada, Osmanlı İmparatorluğunun “son günlerine” ha ayak bastı, ha ayak basmak üzere.

Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşına “müttefiki” Almanya ile birlikte girmişti ve Almanya ile birlikte yenildi, Almanya ile birlikte “teslim” oldu.

Türkiye Cumhuriyeti ise “Üçüncü Dünya Savaşı”nda, tek bir “müttefiki” olmadan yenildi. Bakın etrafınıza yenilmiş Türkiye’nin tek bir “müttefiki” bile yok.

Nasıl oluyor da böyle dımdızlak kalmış bir mağlup ülke hala “düşman” saydığı ülkelerle pazarlık yapabiliyor?

Sebep bir hayli basit. Çünkü Türkiye bu savaşta, hem “müttefiksiz”, hem de hala birbiriyle dünya ölçeğinde kapışan iki “düşman”a sahip.

Biri ABD, diğeri Rusya.

Bu iki güç, kendi aralarında Türkiye’yi kimin teslim alacağı, sonra da kendi sistemi içinde yeniden “müttefik” hale getireceği konusunda yarışmakta. Aynı zamanda bu iki büyük güç arasındaki özgün savaş hala sürmekte.

Nükleer füzelerle ilgili anlaşmaları peş peşine feshettiler ve dünyayı yeniden “dehşet dengesine” mahkum ettiler.

Onlar böyle saç saça, baş başa kapışırken, çoktan sıfırı tüketen Türk devleti, bu hengamede, “teslim olma sürecini” en az zararla atlatma imkanlarını araştırmakta.

Sonuçta iki düşmanından birine, bana sorarsanız son tahlilde ABD’ye teslim olacak. Ama “teslim pazarlığı” yaparak. Rusya’ya göz kırpması, ABD’yle imzalayacağı “teslim anlaşmasını” en az zararla atlatma taktiği.

Bu “teslim pazarlığının” gizlisi saklısı da yok. Erdoğan ve onun suç ortakları Rusya ve ABD’ye, “hanginiz bizim savaş suçlarımızı bağışlar ve aynı zamanda hanginiz bize Kürt halkının direnişini kırma, Rojava’yı ‘paramparça’ etme izni verirse ona teslim olmaya hazırım” demekte.

Şu hale baksanıza: Erdoğan kendi ülkesinin topraklarına önce Rus S-400’lerini dikti, ardından da ABD askerlerini Urfa’ya davet etti. S-400 alımı karşılığında Rusya Türkiye’ye Efrîn hava sahasını, ABD “güvenli bölge ve Urfa’da ABD askeri karşılığında Güney Kürdistan hava sahasını hediye etti.

Hiç kuşkusuz bu “kirli teslim alma pazarlığı”nda Kürt halkı ağır bedeller ödemekte. Kürdistan parçalarında elde edilen kazanımlar tehdit altında.

Ancak hem Rojava hala ayakta, Kandil hala teslim alınabilmiş değil, hem de Güney’deki işgal başa bela…

Türk devleti hiç bir amacına ulaşamadan, adım adım teslim anlaşmasını imzalamaya doğru sürüklenmekte.

Gelelim Osmanlı’nın son dönemiyle Türkiye’nin son dönemi arasındaki stratejik farka.

Osmanlı teslim olduğunda, bu teslim olmanın yarattığı büyük krizi devrimci demokratik bir hamleyle aşacak “sistem dışı” her hangi bir örgütlü güç ortada yoktu.

Krizden Osmanlı ordusunun ve İttihat Terakki’nin devamcısı askerler, sistem içi bir hamleyle çıktılar. Kurdukları devlet de Sovyet Rusya ile İngiltere arasında bir kaç yıl yalpaladıktan hemen sonra “sistem içindeki” yerini sorunsuz bir şekilde aldı.

Şu anda ise “teslim anlaşmasının imzalandığı” gün patlayacak kriz ortamında, Türkiye’de devrimci-demokratik bir hamleyle krizi “sistem dışı” aşmaya yetenekli bir güç ve o gücün içinde büyüyeceği muazzam bir sosyal potansiyel var: İlk kurşunun 36’ıncı yılına yürüyen PKK ve onun devrimci müttefikleri…

İşte hem Türk devletinin, hem de onu teslim alma yarışına giren Rusya ve ABD’nin kafasına bin bir soruyu çengelleyen de budur.

Ondandır ki, Türk devleti ABD’nin karşısında rezil bir teslimiyete boyun eğmeden önce PKK’ye ve tüm Kuzey Kürdistan halkına karşı her türlü savaş suçunu işleyerek saldırıyor. Ve ondandır ki ABD Güney’de Kürdü Kürde kırdırmanın ortamını Türk işgalcilerine kapıyı açarak yaratmaya çalışıyor.

Etrafta PKK ile PYD’yi karşı karşıya getirme sinsi çabalarından o nedenle söz ediliyor.

Özetle hem teslim olmaya hazırlanan Türk devleti, hem de Türk devletini teslim almaya hazırlanan emperyalistler, bu teslim olma ve teslim alma sürecinde PKK’nin öcülüğünde radikal demokratik bir alternatifin ortaya çıkmasından korkuyor.

Daha şimdiden ilk işaretler ortaya çıktı; 7 Haziran seçim sonuçlarını unuttuysanız, şimdi Kaz Dağları’ndaki ekolojik saldırıyla, Hasankeyf’teki eko-kültürel saldırıya karşı ayağa kalkan onbinleri izleyin.

İzlediğinizde Fırat’ın Batısı ile Doğusu’nun Kaz Dağları’nda, tıpkı Gezi’deki gibi buluştuğunu görürsünüz.

Tehlike büyüktür. Oturduğu yerden “beklenti”ye girmek ölümdür. Bunu bilen gençlik Batı’da Kaz Dağlarına, Doğu’da Kürdistan dağlarına tırmanıyor.

“Beklenti yok, tırmanışa devam.”

Yazarın diğer yazıları